ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı ve Orijinal/Ojektif/Reel Başkanlık Sistemi Hakkında

TARİHİ, İLMİ, ORİJİNAL VE OBJEKTİF (AMERİKAN) 'BAŞKANLIK SİSTEMİ' NEDİR VE NE DEĞİLDİR?. 

Cemal TUNÇDEMİR [Amerika Bülteni Türkçe Amerika Gazetesi] Mutlaka Okuyun

TANRI'NIN, AZGIN BİR TOPLUMA VERECEĞİ EN BÜYÜK CEZA!..
CEMAL TUNÇDEMİR [AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
1968 yılında ABD Başkanı seçilen Richard Nixon, anayasal başkanlık yetkilerini en fazla istismar eden ABD Başkanı olarak tarihe geçti. 1972 yılında ikinci kez seçilmek için mücadele verdiği seçim kampanyası sadece meşru faaliyetlerden oluşmuyordu. Devletin imkanlarını kendisine seçim kazandırmak, muhaliflerini sindirmek için kullanmaya başladı. Bu eylemlerinden biri de Demokrat Parti’nin genel merkezine dinleme cihazı yerleştirtmekti. Seçimden yaklaşık 5 ay önce 17 Haziran 1972 akşamı Watergate İşhanında bulunan Demokrat Parti merkezine girmeye çalışan 5 kişi tesadüfen yakalandı. Nixon yönetimi tüm yetkilerini ve devlet imkanlarını istismar ederek konuyu örtbas etmeye çalıştı. Ancak iki kurumun, medya ve yargının ilkeli duruşu, devlet gücünü kişisel kariyer hizmetinde çekinmeden kullanan bu politikacıya dur diyecekti.
Nixon, Watergate skandalının patlamasından birkaç ay sonra 1972 Kasım ayındaki başkanlık seçimini çok açık bir farkla bir kez daha kazanmanın da verdiği özgüvenle, Watergate soruşturmasını yürüten hukuka ağır bir müdahalede bulundu. 20 Ekim 1973 Cumartesi günü gerçekleşen ve Amerikan tarihine ‘Cumartesi Gecesi Katliamı’ olarak geçen müdahalede, Nixon önce Adalet Bakanı Elliot Richardson’a, Watergate soruşturmasını yürüten ve bu soruşturma kapsamında Beyaz Saray Oval Ofis’teki konuşmaların tapelerini talep eden savcı Archibald Cox’u görevden alması talimatı verdi. Ancak Nixon’un kendi adalet bakanı anayasaya aykırı bu talimatı yerine getirmeyi reddetti. Bakanı görevden alan Nixon yerine atadığı Bakan Yardımcısı William Ruckelshaus’a verdi bu kez. Ancak Bakan Yardımcısı Ruckelshaus da anayasaya aykırı bu talimatı reddetti. Nixon, birkaç saat içinde onu da görevden aldı. Bütün gün Adalet Bakanlığı kadroları arasında savcı Cox’u görevden alacak bir yetkili araştıran Nixon, ancak bakanlık müşavirlerinden Robert Bork’a bunu yaptırabildi. Fakat bu son derece cüretkar anayasa ihlaline rağmen hukukun işlemesine yine engel olamadı. Çünkü soruşturmaya atanan yeni savcı Leon Jaworski de hukuk ve yasalardan yana durarak soruşturmayı derinleştirdi ve tapelerin derhal gönderilmesini istedi.
Kendi atadığı yargıçlara güvendi ama!…
Nixon’ın avukatı mahkemede, ‘Başkan, seçildiği 4 yıllık görev sürecinde Fransa Kralı Lui gibi dokunulamaz güce sahiptir. Ve bu konumu nedeniyle, azil mahkemesi hariç hiçbir mahkemeye hesap vermez’ savunması yaptı. ‘Bu yasaldır çünkü Başkan yaptı’ şeklinde formüle edilen bu mantık, bugün Amerikan politik ve hukuk tarihinin kara cümleleri arasında anılıyor. Yargıç Sirica, Nixon’un bu savunmasını reddetti ve tapelerin derhal mahkemeye sunulmasını talep etti. Nixon bu kez de ‘devlet sırrı’ gerekçesini öne sürdü ve Yüksek Mahkeme’ye temyiz başvurusunda bulundu. 9 üyeli Yüksek Mahkemenin 3 üyesini Nixon atamıştı bir üyesi ise eski bir mesai arkadaşıydı. Ancak hiç beklemediği bir karar çıktı. Yüksek Mahkeme oy birliğiyle ‘devlet başkanının mutlak sorumsuzluğu’ ve ‘devlet sırrı’ gerekçelerini reddetti ve Nixon’dan Oval Ofis tapelerini mahkemeye sunmasını istedi. Bu karar, ABD’de yargı bağımsızlığının en parlak örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Bir devleti demokratik bir devlet yapan unsurların başında görülen ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin fikir babası Montesquieu’dur. Kuvvetler Ayrılığının teoriden uygulamaya geçip kurumsallaşması ise tarihte ilk kez ABD Yüksek Mahkemesinin bir kararı ile oldu. Mahkemenin 1803 yılında, ‘Marbury v. Madison’ adıyla bilinen davada aldığı karar ABD’de yargı ile devlet başkanlığı arasındaki sınırları çizerek bugüne dek gelen uygulamayı başlattı. Dönemin mahkeme başkanı John Marshall, kararı açıklarken, ‘Amerikan devleti anayasal bir devlettir, şahıs kararları devleti değil’ diyecekti.
Amerikan anayasa yapıcılarının, yeni devlete şekil verecek 1787 Philadelphia Anayasa Kongresinde tartıştıkları konulardan biri de Yüksek Mahkeme üyelerinin ve federal yargıçların nasıl seçileceğiydi. Temel ilkeleri olan ‘denge ve kontrol’ sistemine uygun bir yöntemde uzlaştılar. Yargıçları başkan aday gösterecek, Senato adayları dinleyip sorguladıktan sonra onaylayacaktı. Senato onayı ile göreve başlayacak yargıca görevine başladıktan sonra dokunmak ise mümkün olmayacaktı. James Madison, ABD Anayasası ilan edildikten kısa süre sonra Anayasa’ya dahil edilecek ve sonradan ‘Haklar Bildirgesi’ diye anılacak ilk 10 ek maddeyi Kongre’ye sunduğu günlerde, 51’nci Federalist:
Makalede şöyle yazacaktı:
“Bağımsız yargı, kendisini bu hakların en öncelikli koruyucusu görecek. Yasama veya Yürütme gücünün bu haklara dokunmaya dönük her türlü girişimine karşı aşılmaz bir siper olacak. Anayasa tarafından ilan edilen temel haklara her el uzatıldığında direniş sergileyecek.”
ABD anayasasının yapıcılarından Alexander Hamilton ise Federalist Makalelerin 78’incisinde, “Yargı, diğer iki erkin yani yasama ve yürütmenin her türlü etkisinden bağımsız değilse ülkede özgürlük asla söz konusu olamaz” diye yazacak ve ekleyecekti:
“Özgürlüğün, yargı bağımsızlığından korkacağı hiçbir şeyi yok. Ama yargının devletin diğer iki erki ile birleşmesi halinde özgürlük korkması gereken her şeye sahip hale gelir.”
ABD’de hem Yüksek Mahkeme üyeleri hem de federal yargıçların bağımsızlığını korumak için, ‘ömür boyu görevde kalma’ ve ‘özlük haklarında aleyhte düzenleme yapılamaması’ garantisi getirildi. ABD’de, başkanın, Kongre’nin veya bir başka merciin bir hakimi verdiği karardan dolayı görevinden azletmesi, -ki devlette doğuracağı katastrofiye atıfla buna ‘nükleer seçeneği’ deniyor-, söz konusu bile olamaz. Yaklaşık 230 yıllık Amerikan tarihinde sadece 13 yargıcın Temsilciler Meclisinde azli yeterli oya ulaştı ve bunlardan da sadece 8’i Senato tarafından onaylanarak kesin azle dönüştü. Bunların da tamamı, yargıcın rüşvet aldığı veya yemin altında yalan konuştuğu gibi kesin ispatlanmış yasadışı fiilleri nedeniyledir.
Kendisini seçen politikacıya değil, hukuka bağlı
Bugün Amerikan federal yargısında bölge mahkemeleri ve bölge temyiz mahkemelerinde 874 federal yargıç görev yapıyor. Yüksek Mahkeme ise 9 üyeden oluşuyor. Bütün bu yargıçlar atandıkları görevde ömür boyu kaldıkları için, tek bir başkanın veya partinin ülkenin yargısına şekil verme şansı teknik olarak imkansızdır.
Yüksek Mahkemeye seçilen üyeler, kendisini seçen ABD başkanına mutlak bağlılık sergilemez. Yakın yıllarda kendi isteğiyle emekliye ayrılan Yüksek Mahkeme üyesi Jean Paul Stevens, “bir yargıcın kariyerinin politik yönü, adaylığının Senato’da onaylandığı gün biter, bitmelidir” diyerek Yüksek Mahkeme üyelerinin düşünce sistematiğini sergiliyordu. Bu durum birçok ABD başkanının mahkemeye kendi atadığı isimlerin aleyhlerinde kararlarıyla yüzleşmelerine nedendir.
Cumhuriyetçi Başkan Dwight Eisenhower’ın, “hayatındaki en ahmakça kararın” mahkemeye Earl Warren’ı ataması olduğunu söylemesi meşhurdur. 1950’li yıllarda mahkemenin başkanı da olan Warren dönemi, mahkemenin tarihindeki en özgürlükçü kararlarından bazılarını art arda aldığı bir dönem oldu. Eisenhower’ın mahkemeye atadığı ikinci isim olan William Brennan ise bu kararlarda Warrren’ın en büyük yardımcısı olurken, Eisenhower’ın da ‘ikinci en ahmakça kararı’ olarak tarihe geçti. Baba Bush’un mahkemeye atadığı David Souter da kısa süre sonra Cumhuriyetçileri kızdıran birçok karara imza atacaktı. George W. Bush’un atadığı ve halen Yüksek Mahkeme başkanı olan John Roberts da birçok davadaki oylarıyla Cumhuriyetçilerin tepkilerini çekiyor.
Yüksek Mahkeme üyelerinin katıldığı tek devlet toplantısı
Google’da ABD Başkanı Barack Obama’nın Yüksek Mahkeme üyeleri ile beraber göründüğü bir fotoğraf aradığınızda karşınıza çıkacak fotoğrafların neredeyse tamamı aynı mekanda çekilmiş fotoğraflardır. Çünkü Yüksek Mahkeme üyelerinin, başkan da dahil politikacılar ile bir araya gelmesi çok çok nadirdir ve sadece Anayasal törenlerde mümkün olmaktadır. Beraber yemek yemeleri veya seyahate çıkmaları ise düşünülemez. Roberts, Mayıs ayı başında Arkansas’ta yargıçlarla bir araya geldiğinde, “Sizden önceki 16 Yüksek Mahkeme başkanından aldığınız en önemli ders nedir” diye soran bir hakime, “En öncelikli ve önemli görevimin ABD’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin devamını sağlamak olduğu” yanıtı verecekti.
Başkan Lyndon Johnson’ın 20 yıllık arkadaşı olan ve onun tarafından ABD eski Yüksek Mahkeme üyeliğine atanan Abe Fortas, başkanlık makamının, yasama (Kongre) aleyhine daha güçlenmesinin ülkenin ihtiyacı olduğunu ve anayasaya aykırı olmadığını dile getirince ABD’de kıyamet kopmuştu. Johnson’ın arkadaşı Fortas’ı mahkemenin başına geçirme planı, Demokrat ve Cumhuriyetçi senatörlerin ortak engeline takıldı. Kendisine seçen politikacıya vefalı davranmayı hukuka önceleyen Fortas’ın Yüksek Mahkeme üyeliği sadece 4 yıl sürdü. Bütün saygınlığını yitirdiği için mahkeme üyeliğinden istifa ederek ayrıldı.
ABD devletinin üç erkini bir araya getiren yegane toplantı, ABD başkanlarının her yıl Ocak ayında Kongre’de yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasıdır. Yüksek Mahkeme üyeleri bu toplantıya ‘yargıç cüppeleri’ ile katılır. Ancak Yüksek Mahkeme üyeleri, yargıç kimliklerine ve tarafsızlıklarına gölge düşmemesi için konuşması boyunca ABD başkanını alkışlamazlar. Konuşmaya fiziksel bir tepki vermezler. Yargıçlardan Samuel Alito’nun, 2010 yılında Obama’nın konuşması sırasında bir Yüksek Mahkeme kararı ile ilgili eleştirisine “doğru değil” diye kendi kendine söylendiği kameralara yakalanmış ve bu 3 saniyelik görüntü ABD’de günlerce tartışılmıştı. Çünkü, devlet başkanı lehinde veya aleyhinde her jest ve davranışın siyasi bir doğası var ve bu mahkemenin tarafsızlığına gölge düşürür.
Mahkemenin eski üyelerinden Sandra Day O’Connor, mahkeme üyelerinin bu konuşmaya katılma geleneğine yönelik eleştirilere hak veriyor ve yargıçların ‘devletin birliğinin gösterildiği’ bu toplantıya bile katılmaması gerektiğini savunuyor. 2010’da kendi isteği ile emekli olan Jean Paul Stevens da, tarafsızlığa gölge düşürdüğü gerekçesiyle, bütün devlet erklerini bir araya getiren bu toplantıya gitmeyi bile reddediyordu. Son yıllarda Birliğin Durumu konuşmasına katılmayan Yüksek Mahkeme üyesi sayısı arttı. Obama’nın son yıllarında en fazla 6 üye katılır oldu.
Mahkeme üyelerinin çoğunluğunun katılmadığı son Birliğin Durumu konuşmaları ise Bill Clinton’ın son iki yılındaki Birliğin Durumu konuşmaları olmuştu. Monica Lewinsky skandalında yalan beyanda bulunmak ve böylece yargıyı engellemekle suçlanan Bill Clinton hakkında hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da başkanlıktan azil süreci işliyordu ve öylesi bir süreçte yargıçların çoğu o durumdaki bir ABD başkanı ile aynı resme girmeyi tarafsızlığa aykırı buluyordu.
“Yargıç, çoğunluğun hoşuna gitmese de hukuktan yanadır”
Yargı bağımsızlığının bir başka göstergesi de, yargıçların kararlarını, toplumunun çoğunluğunun veya günün politik yönetiminin şiddetli tepkisini çekeceğini bilseler bile alabilmeleridir. ABD Yüksek Mahkemesinin eski başkanlarından William Rehnquist, yargının sadece devletten değil toplumdan da bağımsız karar alabilmesinin önemine dikkat çekerken şu sportif metaforu kullanıyordu:
“Yargı bağımsızlığı, bir basketbol maçında hakemin son saniyelerinde coşkulu taraftarının önünde ev sahibi takım aleyhine faul düdüğünü rahatlıkla çalabilmesidir. Şiddetli şekilde yuhalanacaktır ama o tribünleri dolduran kalabalığın istediği düdüğü değil, gördüğü faulün düdüğünü çalacaktır.”
Örneğin 1954 yılında Brown v. Board davasında ABD’de beyazların gittiği kamu okullarında siyah öğrencilerin kabul edilmemesi anayasaya aykırı bulunarak iptal edildiğinde karar, ABD’nin büyük çoğunluğunu oluşturan beyazlar arasında büyük bir tepki meydana getirdi. O tarihte, beyazların ezici çoğunluğu, siyahlarla beyazların aynı mekanları kullanmasını, toplumsal düzeni ve sosyal dokuyu bozucu, kargaşayı teşvik edici bir karar olarak görüyordu.
Federal hakimler ve Yüksek Mahkeme, 11 Eylül gibi bir terör saldırısı sonrası önüne gelen bazı ‘terör’ davalarında verdiği kararlarla da hem Bush yönetiminin hem de 11 Eylül travmasını henüz atlatamamış halkın çoğunluğunun tepkisine hedef oluyordu. Guantanamo’da tutulan terör şüphelilerinin açtığı Rasul v. Bush (2004), Hamdi v. Rumsfeld (2004), Hamdan v. Rumsfeld (2006) ve Boumediene v. Bush (2008) davalarının tamamında mahkeme, terör şüphelisi sanıkların adil yargılanma hakkının çiğnendiği gerekçesiyle Amerikan başkanı veya bakanları aleyhine karar verdi. 2008’deki Boumediene v. Bush davasının gerekçeli kararında mahkeme şöyle dedi:
“Ülkenin temel belgesi olan Anayasa bu şekilde bir yorumla bükülemez. Anayasa, Başkana ve Kongreye ülkeyi yönetme yetkisi vermiştir, Anayasanın ne zaman, nerede, kimlere uygulanıp, nerede, ne zaman kimlere uygulanmayacağına karar verme yetkisi vermemiştir. Devletin politik erkine böyle bir güç vermek, anayasal olmayan bir rejime yol açar.”
Yüksek Mahkeme, 1989 yılında da, “Texas v. Johnson” başlıklı davada da, yine kamuoyundaki yaygın görüşün aksine, “Amerikan bayrağı yakmanın kriminal bir suç olmadığına, ifade hürriyeti olduğuna” hükmedecekti.
Bağımsız yargının en önemli işlevlerinden biri de toplumda azınlıkta olanların, sevilmeyenlerin haklarını, çoğunluğa karşı korumaktır. Amerikan nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Hristiyan çevrelerin büyük tepkisine aldırmadan 1962 ve 1963 yılında art arda verdiği iki kararla “kamu okullarında dua yasağı” uygulamasını başlattı. Kamu okullarının yönetimlerinin (özel ve dini okullar bu kapsamda değil) öğrencilere, topluca dua yaptırmasını engelleyen bu karar, Müslüman, Yahudi, Hindu, Budist vb. azınlık öğrencilerin her sabah İncil’den pasajlarla derse başlamak zorunda kalmalarına engel oldu.
Eski yargıçlardan Hugo Black 1940 yılında, “mahkemeler, toplumun çoğunluğunun estirdiği her türlü rüzgarda, sayıca az ve zayıf oldukları için direnemeyecek azınlıkların korunağı olmalı” diyecekti.
“Anayasaya ‘yargı bağımsızlığı’ yazmak yetmiyor…”
‘Yargı bağımsızlığı’, bir devleti bir mafya çetesi organizasyonundan ayıran en önemli farktır. Bu nedenle de Anayasasında ‘yargı bağımsızlığı’ yer almayan devlet yok gibidir. Sisi veya Mübarek döneminin Mısır anayasasında da ‘yargı bağımsızlığı’ garanti altına alındı, Saddam’ın Irak’ında veya Beşar Esat Suriyesi’nin anayasasında da… Kuzey Kore’de bile Anayasanın 166’ncı maddesi ‘mahkemeler bağımsızdır’ der. Ancak uygulamada, yargıçların, devlet yönetimlerinden ve toplumsal baskıdan bağımsız karar alabilme garantisine sahip olduğu ülke sayısı çok azdır.
Birleşmiş Milletler’in Hindistan’ın Bangalore şehrindeki toplantısında kararlaştırıldığı için ‘Bangalore İlkeleri’ diye anılan yargı etiği ilkelerinin birincisinde yargıcın, yasama veya yürütme erki ile uygun olmayan ilişkilerden sadece uzak durması yetmez, yakın olduğu şeklinde bir izlenim bile vermemesi gerektiği vurgulanır. İşte bu temel hukuk kriteri gereği ABD’de yargıçlarla, görevleri ne olursa olsun politikacıları aynı karede görmek çok zordur.
“Ahmaklıkların en büyüğü…”
ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında çeşitli politik konulardaki kutuplaşma oldukça yüksek düzeyde. Ancak her iki toplumsal kesimin de büyük çoğunluğu yargı bağımsızlığının hayati önemi konusunda görüş birliğine sahip. Cumhuriyetçi Partili hukukçu Bruce Fein ve Demokrat Partili hukukçu Burt Neuborne 2000 yılında beraber kaleme aldıkları, 
‘Yargıç Bağımsızlığı Hepimizi Neden İlgilendiriyor?’ 
başlıklı makalede şöyle yazdılar:
“ABD’deki yargısal bağımsızlığı, özgürlüğün, ülke huzurunun, hukuk devletinin ve demokratik ideallerin ana güç kaynağıdır. Cahil partizan yığınların yaygarasına kulak vererek Anayasanın bu paha biçilmez hazinesini kısa vadeli politik kazanımlar için çarçur etmek ahmaklıkların en büyüğü olur.”
Anayasaya yazmakla bırakılmayıp ‘gerçekte de uygulanan’ yargı bağımsızlığı bir toplum için hem en büyük talih hem de temel huzur kaynağıdır. Mülkün temeli budur. Aksi durum ise adeta bir lanettir.
ABD Yüksek Mahkemesinin gelmiş geçmiş en efsane başkanı olan yargıç John Marshall, 1829 yılında Virginia’da katıldığı bir toplantıda bunu şöyle dillendirecekti:
“Tanrının, azgın bir topluma vereceği en büyük ceza, yolsuz, cahil ve devleti yönetenlerinin emrinde bir yargıdır.”
AMERİKAN ANAYASASI NASIL YAPILDI?
CEMAL TUNÇDEMİR 
[AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
Amerika’daki 13 koloninin, 4 Temmuz 1776’da İngilizlerden bağımsızlık ilan etmesinin üzerinden 7 yıl geçmişti. Henüz ABD kurulmamıştı. Gevşek bir bağla birbirlerine bağlı konfederal bir yapı vardı.   Kontinental ordunun başkomutanı general George Washington da herkesin dilindeki ‘askeri darbe’ söylentisini duymuş ve 15 Mart 1783 günü, New York Newburgh’da bulunan darbeci cuntanın karargahına şok bir ziyarette bulunmuştu.
Cuntanın başında Washington’un eskiden beri rakibi olmuş olan general Horatio Gates vardı. ABD ile İngiltere arasındaki savaş hali resmen devam ettiği için çoğu milislerden oluşan ordu dağıtılmıyordu. Askerler bağımsızlık ilanının üzerinden 7 yıl  geçmesine rağmen, Kontinental Kongrenin başarısız ve dağınık halinden şikayetçilerdi. Maaşları ödenmiyor, erzaksız zor kışlar geçiriyorlardı. Uğruna hayatlarını tehlikeye attıkları bağımsızlık bu muydu? Bu dağınıklık ve başıboşluğa son verecek tek bir yol vardı: Kongreyi ve gerekirse Washington’u devirip ülkede askeri bir rejim kurmak.
O soğuk Mart sabahı General Washington kendi askerlerinin karargahına habersiz davetsiz girerken, ülkesi tarihin kavşak noktasında duruyordu. Washington ya omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına sadık kalacaktı ya da çok inandığı cumhuriyet ve demokrasi rejimine. Odaya girdiğinde, subayların darbe toplantısı sürüyordu. Washington konuşmakta olan General Gates’in lafını kesti ve söz aldı. Subaylar bu müdaheleye sessiz kaldılar. Sonuçta Kontinental ordunun başkomutanı sıfatını taşıyordu.
Hitabetiyle meşhur Washington hayatında belki de ilk defa konuşmaya başlamakta zorlandı. Derken, tarihe Newburgh Konuşması olarak geçen ve insan soyunun yönetim anlayışında geldiği noktaya vurgu yapan konuşmasını yaptı. Subaylarına, tarihte hiçbir politik ve sivil sorunun askeri yöntemlerle ebeddiyen çözülemediğini anlattı, ‘’barışçı ve hukuka uygun her türlü davanızın yanındayım.’’ dedi ve kimsenin konuşmasına mahal vermeden onları kendi toplantılarıyla başbaşa bırakıp çıktı.
Konuşma karşısında, bazı subayların gözleri dolmuştu. Kontinental ordusu, işte o sabah maceraperest bir çapulcu takımı olmaktan çıkıp gerçek bir orduya dönüşmüştü. Washington o sabah askerleriyle beraber, ABD’yi bir diktatörlüğe kolayca dönüştürebilirdi. Askerler buna çok hazırdı ve yola çıktıklarında karşılarında duracak hiçbir güç de yoktu. Ancak Washington o dönüm noktasında tercihini tek adamlıktan yana değil, Cumhuriyet ve demokrasiden yana kullanmıştı.
Aynı yılın Kasım ayında İngiliz Krallığı ile ABD arasında Paris Antlaşması imzalandı ve ABD bağımsızlık savaşı resmen sona erdi. George Washington, Paris antlaşmasından 1 ay, askeri darbeyi engelledikten 8 ay sonra Aralık 1783’te, başkomutanlıktan istifa etti. Ülkesine 8.5 yıl hizmet, ordusuna komutanlık yapmıştı. Mount Vernon’daki evine gitti. Karısı Martha kapıda kendisini bekliyordu. Yeniden savaştan önceki işine çiftçiliğe döndü. Toprakla dolu münzevi bir hayatın içine kendini attı. Lafayette’e yazdığı mektupta şöyle söylüyordu:
Potomac Nehrinin kıyısında, kamusal hayatın bütün meşguliyetinden uzakta kendi incir ağacımın altında gölgelenen sıradan bir vatandaşım… Sadece kamu görevlerimden değil, kendimden de emekli oldum. Kalbimin tatmini yolunda sakince dolaşıyorum.
13 koloniden oluşan Amerikan halkı, yeni devlete iktidar olanakları vermekten çekiniyordu. İngilizlerden ve bir ‘kral’dan yeni kurtulmuşlardı. Zayıf ve gevşek bir devlet yönetimi istiyorlardı. Üstelik bu 13 koloninin her biri kendini bağımsız bir devlet olarak görüyordu. Hiçbirinin bir diğerine güveni yoktu.
Peki ne oldu, nasıl oldu da birbirinden pek de hazzetmeyen bu 13 koloni, savaş, askeri güç veya ekonomik kriz gibi hiçbir mücbir sebep olmadan gönüllüce bir araya gelip ortak bir devlet düzeninde anlaşabildiler?
George Washington’un istifasından sonra Amerikan devleti, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken 3 zorlu yıl daha yaşadı. Ta ki 11 eylül 1786 yılında toplanan Annapolis Kongresine kadar. 13 eyaletten sadece 5’i temsilci gönderdi. Çok fazla bir karar alınamadı ancak çok çok önemli bir sonuç doğurdu. Kurultayın iki yıldızı Alexander Hamilton ve James Madison’un, ülkenin devlet sistemini ve kurumların yerini açıkça belirtecek bir anayasaya ihtiyacı olduğunda ısrarıyla bir anayasa kongresi toplantısı düzenlenmesi ve kolonilere davet çıkarılması kabul edildi. Bu karar yaklaşık 3 ay sonra sonuç verdi ve Kontinental Kongre, 21 Şubat 1787 günü, Mayıs ayında Philadelphia’da, yani 10 sene önce İngiltere’den bağımsızlık ilan ettikleri Kongre salonunda bir Anayasa Kongresi toplamayı kabul etti.
Ömrünün son demlerini Mount Vernon’daki münzevi hayatında geçireceğini sanan George Washington, bir kez daha ülkesinin çağrısının baskısı altındaydı. Israrları kırmayarak 28 Mart günü Kongre’ye katılmayı kabul etti.
Philadelphia’da anayasa baharı

Kongrenin toplanmasında en önemli rollerden birini oynayan henüz 35 yaşındaki James Madison, 3 Mayıs günü Kongre için Philadelphia’ya gelen ilk delege oldu. O geldiğinde bir tek zaten şehirde çalışan Pennsylvania delegeleri vardı. Madison’un en büyük korkusu, Anayasa Kongresi’nin resmi çalışmasını başlatacağı gün olarak ilan edilen 14 Mayıs günü gerçek oldu. Bir avuç delege hazırdı. Bu da toplantıya başlamaya yetmiyordu.
Ancak delegeler gelmeye başladı. Ve her biri kendi başına bir devlet gibi olan 13 koloninin 55 temsilcisinden oluşan Phildelphia Anayasa Kongresi, 25 Mayıs 1787 günü sessiz bir şekilde açılış oturumunu yaparak çalışmaya başladı.
Kurucu babalardan bir tek Paris’te olan Thomas Jefferson katılmamıştı. İşte bu 55 adam, sadece pazar günleri hariç, aylarca, günde bazen 15 saat süren toplantılarla bir imkansızı başardılar. 13 ayrı koloniden bir devlet çıkardılar. Yürütme, yasama ve yargı organı, erkler ayrılığı, kontrol ve denge sistemi özgün hatlarla belirlenen kurumlar hiyerarşisi tesis ettiler. Aralarından bunun için uğraşanlar oldu ama köleliliği yasaklayamamak gibi zaafları da oldu bu yeni devletin. Çıkarları farklı, hedefleri farklı, devlet anlayışları farklı bu delegeler, toplantılara başladıktan 3 ay 23 gün sonra 17 Eylül 1787 günü, Amerikan Anayasası üzerinde anlaştılar. Washington bir kez daha görevini yapmış olmanın gururuyla Mount Vernon’daki evine çekildi.
Amerikan Anayasasının kabulünden 1,5 yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongrenin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Ülkenin kurucu başkanı Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından emekli oldu ve yeniden Mount Vernon’a döndü. İki yıl, yeniden normal vatandaş olarak yaşadı. Anayasa Kongresinden önce inzivada olduğu yıllarda, en büyük arzusunun 19’ncu yüzyılı görmek olduğunu söylemişti. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yani 19’ncu yüzyıla sadece 17 gün kala yaşamını kaybetti.
Amerikan Anayasası bir ‘mucize’ mi?
ABD Anayasasının yapılışı hakkında uzun yıllar en fazla referans gösterilen kitaplardan biri, Catherine Bowen’in 1966 tarihli ‘Miracle at Philadelphia (Philadelphia’da Mucize)’ kitabıdır. Adından da tahmin edebileceğiniz gibi, bu kadar bir birine zıt, bölük pörçük kolonilerin bir araya gelip tarihin en görkemli politik metinlerinden birini ortaya çıkarabilmeleri ve devlet sisteminin yapısı üzerinde uzlaşabilmelerini adeta bir mucize olarak nitelendirmekte. Aslında, Anayasa Kongresine giden süreçte bir sonuç alınabileceğinden şüpheli olan Washington da, Philadelphia Kongresi’nden sonra Lafayette’e yazdığı mektupta, ulaşılan neticeyi bir ‘mucize‘ olarak nitelendirmişti. Bowen kitabında, ‘’Mucizeler durup dururken olmaz. Her mucizenin uzun acılar içinde yapılmış duaları vardır.‘’ diye yazıyor.
Oysa Philadelphia Anayasa Kongresinin Pennsylvania devleti delegasyonundan Gouverneur Morris, Anayasa kabul edildikten sonra, ‘’Bazıları buna gökten inmiş muamelesi yapıyor.  Oysa ki bu metin 55 sade ve samimi adamın gayretlerinin ve samimiyetlerinin ürünüdür’’ diye konuşacaktı. Açıkçası bu çok daha sağlıklı bir bakış açısı. Bu 55 adamın her biri ötekinden farklıydı. Dahası her biri 13 ayrı devleti temsil ediyordu. Farklı sosyal, etnik, kısmen dini, sınıfsal arka planlara sahiptiler. Bir kısmı diğerinden pek de hazzetmiyordu. Örneğin, John Adams ve Alexander Hamilton, her ikisi de federalist olmasına rağmen birbirlerinden ölesiye nefret ediyorlardı. Ben Franklin, kölelik karşıtı söylemleri nedeniyle birçok kurucu babanın eleştirilerini çekiyordu. Thomas Jefferson, görüş ayrılıkları nedeniyle George Washington ile tüm iletişimini ölünceye kadar, Adams ile 15 yıl boyunca kesecekti. James Madison ve Hamilton devletin şekli konusunda ciddi görüş ayrılıklarına düşmüştü.
Ama hepsinin çok önemli bir ortak noktaları vardı: samimiyet. Toplumsal bir uzlaşma aramakta samimiydiler. Bir uzlaşmayı, laf olsun diye değil, gerçekten istiyorlardı. Kendileri de dahil kimsenin babasının malı gibi olmayacak, denetime açık, istismara mümkün olduğunca kapalı bir devlet istemekte samimiydiler. Hiçbirinin, kurnazlıklarla iktidar ve gücü kendi uhdesine geçirme art niyeti yoktu. İşte bu samimiyetin sonucunda ortaya çıkan Anayasanın başlangıç bölümü de şu muhteşem cümle oldu:
‘’Biz Birleşik Devletler Halkı olarak, kendimiz ve gelecek kuşaklar için daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti sağlamak, vatanımızda huzuru korumak, halkımızı savunmak, toplum refahını artırmak ve özgürlük nimetini güvence altına almak için, bu anayasayı tesis ediyor ve kabul ediyoruz’’
Tarihçi Richard Beeman da bu anayasanın yapılış hikayesini, ‘’The Plain Honest Men’’ adlı nefis kitabında, 1787 yazının Philadelphia’sına götürüyor bizi. Sadece Pennsylvania eyalet kongresinin salonundaki hararetli tartışmalara değil… 25 Mayıs’tan 17 Eylül gününe kadar 3 ay 23 gün boyunca akşamları gitikleri restoranlara, tavernalarda dönen kulislere, evlerdeki toplantılara, ağrıyan dişlere, yaşaran gözlere, öksürük nöbetlerine…
Bununla şu çok önemli noktayı göstermeye çalışıyor Beeman;
‘’Bu adamlar, yani Kurucu Babalarımız, elbetteki seçkin iyi yetişmiş insanlardı ama bazılarının da görmek istediği gibi yarı tanrı filan da değillerdi. Fanilerden oluşan bir heyetti bu. Amerikan Anayasasını bizim gibi faniler yaptı…’’
Herkesin haklarını ve özgürlüklerini, herkesin huzurunu, güvenliğini garanti altına alan gerçek bir anayasa için, yarı tanrı gibi davranan devlet liderlerinin varlığına, olağanüstü güçleri olan süper kahramanlara değil, samimiyete ihtiyaç vardır. Kimsenin bu anayasayı, kendi kişisel politik kariyerinin veya kabilesinin veya partisinin iktidarını tahkim etmek için bir truva atı olarak kullanmak gibi ucuz, pespaye kurnazlıklar peşinde olmadığı bir samimiyete…
Gerisi birkaç aylık iş…
BAŞKANLIK SİSTEMİ NASIL DOĞDU?
CEMAL TUNÇDEMİR [AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
Hangi yazarımızdan okudum hatırlamıyorum ama 1990’lı yıllarda bir Amerikalı ile atışmasını anlatmıştı. Amerikalıya, ‘’biz Türklerin devleti kaç bin yıllık tarihe sahip, sizinki hepi topu 200 yıllık bir devlet’’ diye övünmeye kalkınca, Amerikalı şu düşündürücü soruyu sormuş; ‘’Bizim Anayasamız 200 küsur yaşında. Sizinki kaç yaşında?’’
Dünyada halen yürürlükteki yazılı anayasaların en eskisi olan ABD Anayasası, yeni devletin çerçevesini belirledikleri için ‘framers’ diye anılan 55 delegenin, Philadelphia’da 25 Mayıs 1787 gününden 17 Eylül 1787 gününe kadar 3 ay 23 gün süren toplantısı sonrası ortaya çıktı.
Amerikan Anayasası toplam 7 ana maddesi ve sonraki birkaç yılda eklenen 27 değişik maddesi (amendments) ile dünyanın en kısa anayasası aynı zamanda. 7 maddenin ilk üç maddesi, kuvvetler ayrılığı doktrinini kesin ve net hatlarla garanti altına alıyor. Anayasa yapıcıların, Philadelphia Anayasa Kongresi’nde en fazla tartıştığı konulardan biri de, ‘yürütme erkinin’ tepesinde yer alacak makamın, ismi ve yetkileriydi.
Çünkü farklı arka planlardan gelen bu 55 adamın da en ortak korkusu yeni bir ‘monarşi’ye zemin hazırlamaktı. Hepsi, İngiliz Kralı 3. George’tan da onun keyfi icraatlar yapan valilerinden de çok çekmişlerdi. Bu nedenle de devletin 3 erkini düzenlerken devletin merkezine, yürütme organını değil, yasama organını yerleştirdiler.  ‘Kongre’yi, yürütmenin başı olacak makama öncelediler. Amerikan Anayasası’nın birinci maddesinin yasamayı ve ikinci maddesinin yürütmeyi düzenlemesinin nedeni budur.
Connecticut delegelerinden Roger Sherman, yürütmenin başını oluşturacak makamın tek bir kişiye emanet edilmemesi gerektiğini savunanlardandı. ‘Kaç kişiyi bu göreve atayacağına Kongre karar versin’ teklifinde bulundu. New Jersey delegesi William Paterson da ‘yönetici’nin bir kaç kişiden oluşması gerektiğini savunuyordu. Virginia delegesi Edmund Randolph, yürütmenin başının tek kişiden oluşmasının kaçınılmaz şekilde monarşiye yol açacağını söyleyerek, farklı kolonilerden seçilecek 3 kişilik konsey önerdi. North Carolina delegesi Hugh Williamson da yürütmenin başının tek kişide toplanması halinde ‘seçilmiş kral’ gibi olacağını veya en azından kendini böyle hissetmemesinin mümkün olmadığını dile getirecek ve şöyle konuşacaktı:
‘’Bir kere seçildikten sonra kendisini ömür boyu devlet başında tutmanın yolunu araştırmaktan ve bunu sağladıktan sonra da halefinin, oğlu olmasını garantiye almaya çalışmaktan geri durmayacaktır.”
13 koloniden seçilen birer üyeden müteşekkil bir konseyin devleti yönetmesini de tartıştılar. Ancak Anayasa Kongresi’nin en aktif üyelerinden James Madison ve arkadaşları, yürütmenin başında bir komitenin olmasının işlevsiz olacağını, başarısızlıkta sorumluluğu kimsenin üstlenmeyeceği, komite üyelerinin farklı çıkarlar için mücadelesinin, yürütmenin başının her hangi bir icrai karar almasını engelleyeceği vb gerekçelerle, yürütmenin başında ‘tek bir kişi’ olması fikrini kabul ettirmeyi başardılar. Bunu oradaki 55 kişiye kabul ettirebilmelerinde hiç şüphesiz en etkili neden, kendisi de Anayasa Kongresi’ne Virginia delegesi olarak katılan George Washington’du. Çünkü eğer yürütmenin başı tek kişiden oluşacak olursa herkesin aklındaki tek isim oydu ve herkesin Washington’un o makama tiranlıktan uzak bir şekil vereceğine güveni tamdı.
Anayasa yapıcıların, başkanın en az 35 yaşında olması gerek şartını getirmelerinin nedeni de ‘hanedanlık’ oluşmasını engellemekti. O günün ortalama yaşam süresinde, çok az kişi oğlunun 35 yaşına geldiğini görecek kadar yaşıyordu. Yani devletin başına seçilecek kişi, bu anayasal engel nedeniyle yerine oğlunu getiremeyecekti.
Yürütmenin başında yer alacak tek kişinin nasıl seçileceği de uzun uzun tartışıldı. ”Halkın eğitimsiz olduğunu ve kolayca manipüle edilebileceğini” savunan delegeler Kongre’nin başkanı belirlemesi gerektiğini savunuyordu. Devletin başının doğrudan halk oyu ile belirlenmesi gerektiğini savunanlar da vardı. Bir ‘çoğunluk diktatörlüğü’ oluşması endişesi de tartışmalarda önemli yer tuttu. Çoğunluğun her zaman, evrensel hukuktan, herkesin hakkının gözetilmesinden veya farklı inançlardan olanların korunmasından yana olmayabileceği görüşü ağırlıktaydı. Sonuçta orta yol benimsendi ve ABD başkanının bugün artık sembolik hale gelen iki dereceli seçim yöntemi benimsendi. Yani, halk, tek görevi ABD başkanını seçmek olan meclisin (electoral college) üyelerini seçecek ve bu meclis de toplanıp ABD başkanını seçtikten sonra dağılacaktı.
Yürütmenin başı olacak kişinin ünvanı da günlerce tartışıldı. New York delegesi Alexander Hamilton, ‘’Governour of the United States’’ ünvanını önerdi. South Carolina delegesi John Rutledge, ‘His Excellency (Majesteleri)’ ünvanını önerdi. Ancak krallığı hatırlatan bu ünvanlar itibar görmedi.
‘President’ kelimesinin kökeni
Sonunda, 18’nci yüzyıl Amerikasında yaygın şekilde kullanılan ‘president’ kelimesinde karar kılındı. President sözcüğünün temeli olan Latince ‘praesidere’ kelimesi, ‘pre(ön) ve sedere (oturma) köklerinden geliyor. Ancak ‘önde oturan’ anlamına gelen 18’nci yüzyılın dünyasına göre mütevazı bu ünvan herkesi memnun etmedi. Anayasa Kongresi sırasında yurt dışı görevinde olduğu için bulunmayan John Adams, 1789’da yeni teşekkül eden Kongre’ye, ‘’kriket kulüplerinin, itfaiye kurumlarının bile bir ‘president’i var’’ diye yakınarak, devletin başındaki insana, ‘’devletin haşmetine yakışacak onurlu bir ünvan verilmesi gerektiği’’ önerisini getirecekti. James Madison yine sahneye çıkacak ve ‘’yönetici makamı ne kadar fazla mütevazı ne kadar daha fazla cumhuriyetçi olursa ulusal saygınlığımız o kadar büyük olur’’ diye karşı çıkacaktı bu öneriye. Thomas Jefferson’a yakın Senatör William Maclay ise Adams’ın devlet başkanına yüklediği anlamı, ‘putperestçe ve aptalca’ olarak nitelendirecekti. Adams’ın önerisi kimseden kabul görmedi. Adams, Washington’dan sonra, ‘haşmetmeab’ olmak yerine ABD’nin ikinci ‘president’i olabildi ancak.
Philadelphia Anayasa Kongresi’nden bir buçuk yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongre’nin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından yeniden Mount Vernon’daki evine döndü ve iki yıl sıradan vatandaş olarak yaşadı. Kişisel tek hırsı, 19’ncu yüzyılı görmek içindi. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yeni yüzyıla sadece 17 gün kala hayatını kaybetti.
ABD başkanının gücü
ABD başkanının yetkilerinin sınırı, George Washington’dan Obama’ya kadar tartışılan bir konu olageldi. Bununla beraber kuvvetler ayrılığı veya ‘check and balance (denge ve kontrol)’ prensibi 200 küsur yıl sonra hala uygulanmakta. Başkan halkın iradesiyle belirleniyor ama Kongre de öyle… Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini de halk seçiyor. Sisteme rota çizen Yüksek Mahkeme’nin üyeleri ise başkanın aday göstermesi ve Senato’nun onay vermesiyle belirleniyor. Kendi istekleriyle emekli olmazlarsa ‘ömür boyu’ için seçildiklerinden, Kongre’nin de Başkan’ın da etkisinden bağımsız karar alıyorlar. Yani ABD Başkanı’nın karşısında her şeyden önce Kongre ve Yüksek Mahkeme gibi iki önemli kontrol mekanizması var. İfade özgürlüğünün anayasal teminatıyla(First Amendment), medyasının ve üniversitelerinin dünyanın geri kalanına göre görece özgürlüğü de ayrı bir denetim mekanizması getiriyor… ABD Başkanının istediğini yapabilecek gücü yok.
İkinci Dünya Savaşı’nın kudretli orgenerali Dwight Eisenhower halefi olarak ABD Başkanı seçildiğinde Harry Truman’ın, ‘Zavallı Ike, Oval Ofis’e oturacak ve ordudaki alışkanlığıyla emirler yağdıracak ama emirlerinin hiçbiri yerine gelmeyecek. Ordudaki gücünü özleyecek’ diye takılması bundandı. ‘Başkanken bütün yaptığım, etrafımdaki insanlara, ben söylemesem bile kanunen yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmalarını söylemekten ibaretti’ diye yakınacaktı Truman. Bill Clinton da bir keresinde, ‘’başkan olmak mezarlık bekçiliği gibi. Altınızda epey adam var ama kimse sizi dinlemiyor’’ şeklinde bir şakayla yakınacaktı.
Elbette ki ABD Başkanlığı Truman’ın veya Clinton’ın karikatürize ettiği kadar sembolik bir makam değil. Güçlü başkanlar veya kriz zamanlarında bu makamın gücünü Anayasal sınırları zorlayacak derecede artırdığı da vaki. Ancak, bugün, dünyanın en güçlü devletini yöneten ‘Başkan’ Obama’nın kendi devleti üzerindeki otoritesi, parlamenter sistemle yönetildiğini düşündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanının devlet üzerindeki otoritesinin yanına bile yaklaşamaz.
Obama’nın 6 yıldır süren başkanlığının en önemli yasal düzenlemesi olan sağlık sigortası reformunu (Obamacare), ABD Kongresi’nden geçirmesi 1,5 yılını aldı. O da Kongre’deki muhalefet ile uzlaşma antlaşmalarına uygun olarak reformun ilk halinden büyük tavizler vererek… Diğer önemli seçim vaadi olan göçmenlik reformu ise ilk denemesinde başarısız oldu. İkinci girişimi ise yıllardır Kongre’den kabul görebilmiş değil. Anayasa gereği, Obama’nın Büyükelçiliklerden bakanlıklara, federal kurumların yöneticilerinden federal yargıçlara kadar aday gösterdiği her isim ancak 100 sandalyeli Senato’dan onay alırsa ‘atanmış’ sayılıyor. Senato onaylamazsa, Başkanın atadığı kişi görevine başlayamıyor.
Obama, Kongre, bütçeyi onaylamakta direndiği için 2013 yılında devletin kapısına kepenk vurmak zorunda kaldığında, ‘’ABD Başkanının Kongre’ye doğru olanı yaptırma gücü yok. Amerikan halkının var’’ diye çaresizliğini itiraf edecekti. Kongre üyeleri ise milletvekili seçilmelerinde, ne ABD başkanına ne de Parti yönetimlerine muhtaç olmadıklarından ikisinden de özgür tavırlar alabiliyor. Örneğin Obama’nın desteklediği bir yasal düzenlemeye karşı Kongre’de mücadele edenler arasında kendi partisinden milletvekili veya Senatörler de olabiliyor.
Anayasa Kongresi çalışmalarını bitirdiği gün Benjamin Franklin, Philadelphia Kongre Binasından çıkarken Elizabeth Powel adlı kadın yolunu keser. Konuşmaya tanık olan Maryland delegesi James McHenry’nin aktardığına göre kadın sorar:
”Doktor Franklin, bu kongreden sonra neyimiz var artık, monarşi mi Cumhuriyet mi?’‘
”Cumhuriyet” der Benjamin Franklin ve ekler, ”Tabii eğer sahip çıkabilirseniz”
***
BAŞKAN OLMAK YA DA OLMAMAK!… NEDİR BU MESELE?
CEMAL TUNÇDEMİR 
[AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
“Maaşı güzel, üstelik işe yürüyerek gidebiliyorum” Eski başkanlardan John F. Kennedy işini bu şakayla tarif edermiş soranlara. Kennedy açık sözlü bir başkandı. Yalan konuşamıyordu. George W Bushdoğruyu konuşamıyordu. Obama ise, öyle görünüyor ki bu ikisi arasındaki farkı konuşamıyor. Kennedy, “Başkanlığa seçildikten sonra bizi en fazla şok eden, herşeyin, seçim kampanyası boyunca iddia ettiğimiz derecede kötü olduğunu görmemiz oldu” demişti. Aslında bu söz Obama’nın yaşadıklarını anlatmaya yeter. Öyle bir ekonomi devraldı ki 60 günde saçları ağardı.
1950’lerin müzmin kaybedeni Adlai Stevenson (-ki ayrı bir yazıyla size anlatmayı düşüneceğim kadar ilginç bulduğum bir politikacıdır-), “Bu ülkede, her çocuk başkan olabilir. Ve onların hayat boyunca karşılaşabilecekleri risklerden biridir bu” demiş. Demiş ama tam 4 kez de başkanlık için adaylık mücadelesi vermiş. Stevenson’un başaramadığını başaranHarry Truman belki de bu insani çelişkiye ironi olsun diye, “Yaptığım işi yapanların hiçbiri eğer mizah duyguları gelişkin olmasaydı bu işi yapamazdı” diye anlatır başkanlığı. Sahte gülücüklerden, bitmez tükenmez merasimlerden, hiç tanımadığı insanlara durmadan övgüler dizmekten, hiç tanımadığı insanlar tarafından durmadan övgüler dizilmekten yakındığı onlarca konuşması var Truman’ın. Baba Bush da başkanlıktan ayrıldığının ertesinde gazetecilere, sahte sevgiyle çevrili başkanlığı şöyle anlatmıştı: “Golf oynarken yenilmeye başlayınca anladım başkanlığın bittiğini“.
Politika bu, alışsan bırakamazsın, sen bıraksan o seni bırakmaz. Cumhuriyetçi Senatör George Allen, “Dünyada hiçbir iş Washington’da geçiçi bir iş sahibi olmak kadar kalıcı değil” dermiş. Yaşayan başkanlar da anayasal engelleri, eşleriyle, oğullarıyla ve yakın gelecekte muhtemelen kızlarıyla aşıp yine de ‘Pennsylvania Caddesi‘ndeki manzaralı eve dönmenin yollarını arıyor.
Başkanlardan bahsetmemin sebebi, haberiniz vardır, bir başkanlık seçimi daha yaşıyor olmamız. ABD 18’nci yüzyılda kurulmasına rağmen, 20’nci yüzyıl başına kadar hiçbir başkanı ülke sınırları dışına adım atmamış. 1901 yılında başkanlığa seçilen Theodore Roosevelt, ABD dışına çıkan ilk başkan ama o da Panama’ya gidiyor. Teddy Roosevelt aslında meraklı avcı ruhlu bir başkan. ABD içinde de çok dolaşıyor. Avcılığı seviyor. Tabiatı seviyor. New York Doğal Tarih Müzesi ile platonik ilişkisi de bu sebepten. İlk otomobil süren başkan aynı zamanda. İlk uçağa binen de o…
1’nci Dünya savaşı yıllarındaki başkan Woodrow Wilson, Atlas Okyanusunu geçen ilk ABD başkanı. Okuyan yazan kafa yoran bir başkan. Uzun süre birinci dünya savaşına girmemek için direnmiş, sonra girmesi gerektiğini düşündüğünde ise, bir entelektüele yakışır şekilde “estetik” bir gerekçe bulmuş; “Bütün savaşları bitirecek savaş” demiş. Tarih derslerinde öğretilen Wilson Prensiplerinin sahibi olması boşuna değil. Zaten görevi sırasında doktora derecesi sahibi olan ilk başkan.
Hepsi Wilson gibi değil, okuma yazmayla arası iyi olmayan ABD başkanı da olmuş. Aklınıza hemen o geldi ama değil, bir başkasından söz edecem. Abraham Lincoln, öldürüldüğünde ABD başkan yardımcısı olan Andrew Johnson kendini br anda başkan olarak bulur. Politikaya girmeden önce terzilik yapan Johnson, Beyaz Saray’da karısından okuma yazma ve aritmetik öğrenmiş. Azledilen ilk başkan da o. İcraatları sebebiyle ABD Başkanlık tarihçilerine göre gelmiş geçmiş en kötü Amerikan başkanı. ‘Eğitim şart’ diye söyleneceksiniz şimdi. Tam öyle değil. Johnson’ı “en kötü başkanlık” klasmanında en fazla zorlayan başkanlardan birinin “hem Harvard Üniversitesi hem de Yale Üniversitesi mezunu tek başkan” olması(evet bildiniz, W Bush), mevzunun diploma olmadığını gösteriyor. 18’nci yüzyılda doğan Thomas Jefferson 6 dil konşuyordu. 21’nci yüzyıla ve ‘küreselleşmeye’ girerken başkan olan Corci tek dili bile iyi konuşamıyordu. Mesele eğitim değil. İnsan isteyecek. Misal, üniversite mezunu olmayan 9 başkanı daha var bu ülkenin ki biri Abraham Lincoln.
Bugüne kadar gelen 43 başkanın tamamı, 7 etnik kökenden, İngiliz, Hollandalı, Alman, İrlandalı, Galli, İskoç ve İsveç kökenli. Obama, ilk ‘ortaya karışık’ olanı. Çekik gözlü Endonezyalı kız kardeşi de var, simsiyah Afrikalı akrabaları da. İrlandalı akrabaları da var Kızılderili akrabaları da… Zengin kudretli politikacı hiçbir akrabası yok. Fakir bir halk çocuğu olarak başkan olabilmesi, gerçekten insanlığın geldiği seviyeyi göstermesi açısından muazzam. Obama’nın, ülkeyi ele alış koşulları olarak en çok benzetildiği Franklin Delanor Roosevelt namı diğer “eF Di aR“, Obama’nın aksine kendinden önce gelen tam 11 başkanla kan bağına sahipmiş. ABD’nin 12 yıl başkanlık yapan tek başkanı olan FDR, aynı zamanda televizyona çıkan ilk ABD başkanıydı da… Beyaz Saray’da kitaplardan daha enteresan şeyler keşfeden Bill Clinton ise televizyonda yüzü kızaran ilk başkan oldu…
Ronald Reagan Hollywood’tan Beyaz Saray’a gelen ilk başkandı. Obama, jimnastiği bırakmazsa Beyaz Saray’dan Hollywood’a giden ilk başkan olacak. Başkan Yardımcısı ne yapar konuşmuştuk. Peki Başkan ne yapar? Cevabını, en orijinal başkanlardan biri olan Harry Truman veriyor:
"Başkan; Bütün yaptığı, insanlara, zaten yapmaları gereken işi öperek, överek ya da söverek yaptırmak olan bir halkla ilişkiler görevlisidir"

11 Ocak 2017 Çarşamba

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR; HÜKÜM, HİKMET VE MEDENİYET

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR; 

HÜKÜM, HİKMET VE MEDENİYET

İlk Türk Devletlerinde Kültür Ve Medeniyet
1)-Devlet Yönetimi
A)DEVLET
İslamiyetten önce Türkler devlete İL veya EL demişlerdir.
Hükümdarların Ünvanları:
Türkler Hükümdarlarına Şanyü,Tanhu Hakan Han Yabgu, İlteber İdi-kut
Erkin gibi ünvanlar vermişledir.
Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkışı Tarih Boyunca Kaç Değişik Şekilde Meydana Gelmiştir
1-Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta çıkıyordu. (En sık rastlanan durum)
2-Hükümdarın rakipsiz aday olması(Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu.)
3-Seçim Usulü (Kengeş, toy veya kurultay denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin toplanarak hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi.
4)-Ekber ve Erşed(En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi. (Bu yöntem III. Ahmet zamanından itibaren sadece Osmanlı Devletinde uygulanmıştır.
Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi
Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı (Kardeşler kardeş çocukları amca amca çocukları ve diğer hanedan üyeleri.)
Kut Anlayışı Nedir
Türkler devleti yönetme yetkisinin TANRI tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına KUT diyorlardı.KUT'un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanıyorlardı.
Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir
Bütün hanedan üyelerinde kut olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi TAHT
KAVGASINA girebiliyordu. Bu durum Türk devletlerini ya iç savaş sonucu istkrarsızlığa, yada bölünmeye götürüyordu.
Not: Türk töresinde ana-babaya itaat esas olmasına rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur.
Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır. Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi devletin başına geçecektir.
İkili Yönetim(Çifte Krallık) Nedir
Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi SOL(Doğu) ve SAĞ(Batı) olmak
üzere ikiye ayırırdı. Ortada (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu. Sağ ve Solda ise Hanedan üyelerinden YABGU'lar bulunurdu.
B)Meclis Ve Hükümet
Türk Meclislerine Toy Kurultay veya Kengeş denilirdi. Kurultay'da devletin ana meseleleri görüşülür hükümdarın ölümü savaş veya milli felaketlerde kurultay toplanırdı.
AYGUCI Hükümet başkanı(başbakan)
BUYRUK: Bakan
TAMGACI: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler
Eski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı
TİGİN Hükümdar çocukları (Tekin)
ŞAD Diğer Hanedan mensupları
Bunların dışında İnal inanç tarkan bağa tudun çor, külüğ apa ataman gibi devlet görevlileri de vardı.
2)-Toplum Tapısı
Türk toplumu: Oguş Aile, Urug Soy=Aileler birliği, Bod(Boy) Kabileler
Budun Millet denilen birimlerden oluşuyordu.
Boyların başında bulunan BEY'ler töreye göre boyu idare ederlerdi Boyların bir araya gelmesiyle
Devlet(İL) kurulurdu.
Türk Toplumunun Özellikleri
Halk hürdü Herkes aynı işi yaptığından(hayvancılık) aralarında kesin olarak SINIF'ların ortaya çıkması imkansızdı Yaşam biçimleri GÖÇEBE olduğundan savaşta elde ettikleri esirleri çalıştırmaya elverişli değildi. Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu Din adamları diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi
3)-Ordu
Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı
a)- Türk ordusu ücretli değildi.
b)- Türk Ordusu daimiydi (kadın-erkek her an savaşa hazırdı
c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu
Not: Türk ordu teşkilatını ilk kuran METE HAN olmuştur. Mete Orduyu 10'luk sisteme göre
teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk devletlerinde kullanılmıştır. (Türk ordusu Çin Roma Bizans Rus ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur. Türk Ordusunu Silahları: Ok yay kement kılıç kargı süngü kalkan vb
4)-Hukuk
Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına
TÖRE(Türe) denilirdi. Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye YARGU adı verilirdi. YARGANLAR (Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.
5)-Din Ve İnanış
İslam öncesi Türklerin din ve inanışlarını şu 4 grupta toplayabiliriz
1- Tabiat Kuvvetlerine İnanma
Dağ,ağaç göl, kaya gibi varlıkların gizi güçlere sahip olduklarınainanırlardı
2- Atalar Kültü
Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve saygı gösterilirdi
3- Şamanizm
Kam veya Şaman adı verilen kişilerin kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını inanılarak bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı. Şaman inançları Anadolu'da hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin; Gelinlerin üzerine Buğday veya para atmak Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi...
4- Göktanrı Dini
Türklerin İslamiyetten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler
* Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı.
* Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından, ölülerini atı,eşyaları ve silahıyla birlikte gömüyorlardı.
* Cennet'e UÇMAĞ, cehenneme ise TAMU diyorlardı.
* Mezarlara ölünün,sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar BALBAL adı verilen küçük heykellerdikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek, ve öldürdüğü düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir.
* Ölüleri içöin YOĞ adı verilen cenaze törenleri yapar ve ardından yas tutarlardı. Türkler arasında ayrıca Maniheizm(Mani dini) Budizm Musevilik Hırıstiyanlık gibi dinlerde yayılmıştı.
6)-Ekonomik Hayat
Göçebe bir hayat yaşayan Türkler belirli iki merkez arasında (yaylak-kışlak) hayatlarını sürdürürlerdi. Hayvancılık temel geçim kaynağıydı. Koyun, keçi, at en çok beslenen hayvanlardı. Bunun dışında sığır katır ve deve de yetiştirilirdi. Beslenme ve giyimde hayvan ürünlerinden yararlanır ve bunları satarak geçimlerini sağlarlardı Tarım da gelişmişti. Arpa, buğday, darı gibi tahılları yetiştiriyorlardı. Savaşlarda elde edilen ganimetler ve devletlerden alınan vergiler gelir kaynaklarıydı. Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türk ülkeleri İPEK YOLU üzerindeydi.
Not Çin-Türk mücadelesinin temel nedeni İpek Yoluna hakim olmaktı.
Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp Ural, Sibirya ve Altaylar üzerinden Çin'e giden yola
KÜRK YOLU deniliyordu. Türkler bu yolun üzerinde de olduklarından sanar samur kunduz vaşak gib av hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı.
7)-Yazı Dil Ve Edebiyat
Türkler tarih boyunca Göktürk Uygur Soğd Brahmi Süryani Arap Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır
Göktürk (Orhun) Alfabesi
38 harften meydana gelir. Göktürk yazısına ilk defa Orhun Nehri
kıyısındaki kitabelerde rastlandığı için ORHUN ALFABESİ de denir.
Uygur Alfabesi
18 harften meydana gelir. Uygurlar bu alfabeyi Soğd alfabesinden yararlanarak hazırlamışlardır.
Başlıca Türk Destanları
Hunların(Oğuzların)--> Oğuz Kağan Destanı
İskitlerin (Saka)------> Alper Tunga Destanı
Göktürklerin----------> Ergenekon Destanı
Uygurların------------> Göç ve Türeyiş Destanları
Kırgızların-------------> Manas Destanı
Orhun Yazıtları (Göktürk Kitabeleri: Türklerin en eski kitabeleri VI. yüzyıla ait YENİSEY kitabeleri ile VIII yüzyıla ait ORHUN KİTABELERİ'dir Yenisey kitabeleri Kırgızlar'ın mezar taşlarına yazdıkları yazılardı Orhun Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında Bilge Kağan Kültigin ve vezir Tonyukuk adlarına dikilmişlerdir. YOLLUĞ TİGİN isimli bir Türk prensi tarafından yazılmışlardır. Bu yazılar 1893 yılında Danimarkalı Bilgin THOMSEN tarafından okunmuştur
Orhun Yazıtlarının Önemi:
a)-Türk Tarihinin ve Türk Edebiyatının ilk yazılı belgeleri olmaları bakımından önemlidir
b)-Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını inançlarını öğreniyoruz Ayrıca kitabeler
gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler
8)-Bilim Ve Sanat
Türkler 1 yılı 365 Gün 6 Saat olarak hesaplayarak 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır
Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır. Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir (Kazakistan'ın başkenti Alma Ata yakınlarında bir kurgandan çıkarılan Altın Adam Heykeli Türk maden sanatının ne kadar geliştiğini gösterir.) Eşya ve binalarda HAYVAN USLUBÜ denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır. HALI Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır (Altaylarda Pazırık Kurganı'nda bulunan halı dünyanın en eski halısıdır
Türk Kültürünün Çevre Kültürlerle Münasebetleri
1)- Türklerin Çin Kültürüne Katkıları
a)- Askerlik alanında
b)- Devlet Teşkilatında
c)- At kültüründe(Atı evcilleştirmede
d)- Gök Tanrı inancıyla Çinlileri etkilemişlerdir
2)- Çinlilerin Türkleri Etkilediği Alanlar
a)- Tarım ve yerleşik kültür
b)- Felsefe( Taoizm Konfiçyüs ve Budizm)
c)- Giyim konularında Çinliler Türkleri etkilemişlerdir
3)- Türklerin Moğol Kültürüne Katkıları
Askerlik alanında, Devlet teşkilatında Dil ve Alfabede (Uygurca ve Uygur Alfabesini kullandılar Kımız yapmayı öğrettiler Türk Töresi ve geleneklerinden Göktanrı dininden etkilendiler.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

VAHŞİ BATI, UZANTI-BAĞLANTI, MENFUR FURYA VE KORKUNÇ SENARYOLARI!,

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller
Mustafa Nevruz SINACI
Piyasada dolaşan kitaplar, dergiler ve sair yayınlar ile özellikle, adına Sosyal Medya dediğimiz internet ortamında aylardır sürekli manipüle edilen bir dizi yazı. Yazıda, kesinlikle kabulü mümkün olmayan ve ekseri yalan pek çok iddia ve ileri sürümler var. Ülkemizde hain, dönme-devşirme, kripto güruhunun tavan yaptığı bu günlerde; Tarih boyunca Türk, İnsanlık ve Müslüman düşmanlarının sistematik yalan, iftira, furya ve kurgularını araştırıyorum..
Bu meyanda, Cumhuriyetten beri dâhili bedhahlar tarafından, her daim Türk dostu gibi gösterilmeye çabalanan Arnold Joseph Toynbee’ye ait olduğu sabit, Türk düşmanlığını teşvik amacıyla nifak tohumu ekme amaçlı “bilgi not”ları incelerken; (veriler ayrı bir makale halinde yayınlanmıştır.) Ancak, Arnold Toynbee hakkında her yaptığım konu, içerik, anlam ve başlık taramasında karşıma: “ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller’in, “son yüzyılın en büyük itirafları” adlı, (muhtemelen ısmarlama) çok yaygın bir metinle karşılaştım.
Sonradan tespit ettiğim onlarca benzeri gibi, Arnold Joseph Toynbee, evveli, ahiri ve bütün zamanlar içinde; Özellikle papalık & babalık tandanslı vicdan yoksunu, kiralık beyin güruhu tarafından ekilen, kin, kan, sözde intikam ve nifak tohumlarının adeta gerçekleştiği yahut da sistemli olarak gerçekleştirildiği intibaını veren; Ustalıklı yalan, nitelikli sahtekârlık, siyaset mühendisliği ile komplo teorisi üreticiliği tezgâhında mamul bu itirafnameyi buldum ve “insanlık adına derin bir utancın haykırışı” olan sözde itirafı büyük bir dikkatle inceledim. 
Burada gördüğüm ve bütün Türk Milletinin de bilhassa görmesini, bilmesini istediğim hadise şudur: Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri emindirler ki; Türk milleti cevheri aslisi çok yüksek-hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, adil, akil, mucit, keşşaf ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmelin Türk’lere ait olduğunun farkındadırlar ve iyi bilirler!
Ancak, bencil, emperyalist, hırsız, yolsuz, sömürgeci ve haramzade batı; Ateist, Pagan ve Musevilik ile İseviliği fütursuzca tahrif eden güruh bu ilmî gerçeğin (bir zamanlar bilindiği halde) şimdi asla bilinmesini istememektedir. İşte, tarihi büyük bekraund’unu Türklerle savaş olarak tasarlayan, batı sürgünü ABD ile bizatihi vahşi batının kompleksi korkusu ve meş’um hırs ve ihtirasının odak noktası budur. Kirli batıyla vahşi uzantıları, Türk milleti ve Müslüman âleme karşı, inanılmaz bir aşağılık kompleksi içinde kıvranmakta; Bunun doğal sonucu olarak da, öncelikle Türk, buna paralel olarak da İslâm âlemini rahat bırakmamaktalar. Son 10 yılda, 12 milyon civarında Müslüman’ın alçakça katledilmesi, en zalim soykırımlar, katliam, tehcir, akıl almaz eziyet, zulüm, baskı, tasallut ve işkencelerin nedeni budur.
Bu gün 500 milyon dolayındaki Türk dünyası’nın 430 milyonu esirdir. Sözde özgür ve bağımsız, hür ve hükümran sanılan; Başta Azerbaycan olmak üzere, hiçbir Türk Cumhuriyeti ile akraba topluluğu maalesef özgür değil!.. Rusya ve Çin’in lânetli, baskısı, takip, tasallut ve sömürüsü altında, en son KIRIM aynı mâkus akıbete maruz kalmıştır. Oysa Ukrayna çekildiği an Türk Bayrağı asılması hukuk-u düvel (uluslar arası kabul görmüş anlaşma) uyarı hakkımız olan, Türk ve Müslüman Kırım’a (Küçük Kaynarca Antlaşması imkân verdiği halde) cesaret gösterilip Türk Bayrağı asılamamıştır. Bu büyük bir utançtır, ayıptır, Rusya korkusudur.
Balkanlardaki rezillikler saymakla bitmez. Bosna Hersekte, dönemin hain dönmeleri ile Kürt kisvesine bürünmüş taşnak/hınçak uşakları tarafından onay verilen daytın anlaşması icabı Boşnaklar perişandır. Güvenlikten vareste, huzursuz, gerilim ve tedirginlik içindedirler. Çin mezalimi Doğu Türkistanlı kardeşlerimize kan kustururken, dibimizdeki kötü Yunanistan Türk azınlığa her türlü domuzluğu yapmakta, Bulgaristan ise Türklerle oyun oynamaktadır.
Afrika’nın büyük bir bölümünde Müslümanların maruz kaldığı vahşi saldırılar, açlık, yokluk ve yoksulluk; İntikam, katliam, Müslüman etlerinin pişirilip çarşı/Pazar kebap yapılıp satılması; Myanmar/Arakan alçaklığı, (sözde) Müslüman Ülke sanılan devletlerin alçaklığıdır.   
İşte, bu nedenle mezkür metni: “Âlemlere ibret olsun, velev ki, Türk milleti okusun kendine gelsin uyansın”; İdrak mekanizması açılsın, iman-iz’an ve şuur zaviyesinde, gönül ve göz aynasında halini görsün, “akıl edip düşünsün” diye yayınlamayı, yaymayı ve paylaşmayı düşündüm. Bu sunum bana aittir. Ancak aşağıdaki metin bire bir kaynağından alındığı gibidir.       
“Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..
İşte David Rockefeller’in söyledikleri:
TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA
“MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK
(MNS: Bu külliyen uydurma, yalan ve iftiradır. Zira Marshal yardımı CHP zamanında başladı. İlk defa CHP, Chp başkanı ve Cumhurbaşkanı İ. İnönü tarafından 1947 ve 1948 yıllarında resmen alınıp fiilen kullanılmaya başlandıAyrıca, İncirlik Üssü tahsisi; Milli Eğitim’in (ABD) teslimi dâhil olmak üzere en ağır, onursuz ve sorumsuz anlaşmalar yapıldı. Dolayısıyla Amerika’nın Türkiye’ye el atması Menderes yoluyla ve marifetiyle değildir; Tam tersine İsmet İnönü ve CHP yoluyladır.. Kaldı ki, C. Bayar, A. Menderes ve arkadaşları öncülüğündeki DP’nin iktidara gelmesinde, mezkür belgede iddia olunduğu biçimde Amerika’nın hiçbir surette dahli, ilgi ve katkısı yoktur.)
Meselâ Türkiye’yi ele alalım.
Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır.
1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.
Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı.
Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu.
Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu.
Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece Celâl Bayar kurtuldu, çünkü bir Mason’du ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.
1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI
(MNS: Bu, tam anlamıyla KUYRUKLU BİR YALANDIR. Şerefli Türk Milleti ve dönemin Milli Ordusuna yapılmış iğrenç bir iftiradır. Zira malum ve mezkür müdahale öncesi günde onlarca bomba patlar, baskın, isyan ve kurtarılmış bölge savaşları yapılır ve ortalama 25-30 vatandaşımız cinayet, kalleş saldırı, intikam ve katliamların kurbanı olurdu. Dolayısıyla 12 Eylül; Onurlu-sorumlu, şerefli ve şanlı Türk Ordusunun “silsile-i meratibe” uygun olarak; Hak, adalet, vazife şuuru ve hukukun içinde müdahale ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkmasından; İhanet şebekelerinin tasallutundan ve hain siyasetin ihanetinden kurtarmaktan ibaret meşru ve yasal bir harekettir.)  
Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı.
O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik.
Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.
BİNLERCE TÜRK GENCİ
UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ
(MNS: Eğer bulabilirseniz “KARAYILAN DOKTRİNİ” isimli kitabı bulun ve dikkatle okuyun lütfen!.. Bu kitapta, gerçekten de dış güçlerin manipülâsyonu (güdüm, destek ve teşviki) ile Türkiye’de uygulanan hain plânları, soygun-vurgun, kalleş cinayet, faili meçhuller ve hiç ummadığınız kimselerin ihanetlerini görün.)
En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, “Ordo Ab Chaos” ile çözüldü.
Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü.
Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı.
Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.
ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA
KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI
(MNS: Bu iddia gerçekten doğru. Üstelik Özal TL’yi konvertibil ettiği halde, dünya çapında dolaşıma sokmaya muktedir olamadı veya beceremedi. Dolar karşısında Rte/Akp hükümet ve icraatlarından sonra TL’yi en çok değersizleştiren Özal; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail ile Rusya’nın telkinleri doğrultusunda Kuzey Irak - Çevik Kuvvet, Uçuşa Yasak Bölge bağlamında anarşi, terör ve tedhiş örgütlerine çok büyük taviz ve ivazlar vererek, ülkeyi bu kaosa taşımanın suçlusu da Özal’dır.. )  
Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler.
Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu.
Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı.
Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.
TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ,
ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU
(MNS: 27 Mayıs 1960’dan itibaren başlayan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk ve devlet eliyle soygun-vurgun vakıaları ivme kazandı; Çok büyük bir etkinlik alanına yayılma imkânı buldu; “BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR” söyleminden de açıkça anlaşılacağı üzere haksızlık, adaletsizlik aldı yürüdü. Yalan-talan, soygun ve vurgunun önü alınamaz hale geldi..1982 Anayasası’nın en adil, insani ve demokratik hükümleri kaldırılarak, siyasette kalitesizlik, diktatörlük, vesayet ve yozlaşmanın önü açıldı.) 
Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler.
İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler.
Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek: Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikâyesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.
“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ”
HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK
(MNS: Gerçekte bu örgüt, ilk defa 27 Mayıs kalkışmasından sonra Milli Birlik Komitesi ve CHP iştiraki ile Sivas Kamplarında kuruldu. İlk “Kürt Sorunu” raporu ve bölücü söylemleri İşçi Partisi (Doğu Perinçek) ile CHP (İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Deniz Baykal) ihanet plânları, hain projeleri ve sistemli “Amerika, Fransa, Almanya, Yunanistan, Rusya ve İsrail’in) çabaları ile oluşturuldu. (Başta Mahir Kaynak olmak üzere, Pek çok belge ve kitapta iddia olunduğu veçhile; Pkk ve türevlerinin de, bizzat MİT eliyle kurulduğu istikametindeki söylemler oldukça yaygındır…) Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde de bulunan, bir dönem DYP başkanlığı da yapmış olan Mehmet Ağar’ın “DÜZ OVADA SİYASET” söylemini müteakip; Rte/Akp mihraklarınca “Çözüm Süreci” kapsamında ivme kazandırılarak bu kanlı, kirli, kaotik ve buhranlı günlere kadar taşındı…)      
Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık.
Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakârlık etmek zorunda kalacak.
TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ…
SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
(MNS: Su konusunda, başta Süleyman Demirel olmak üzere Turgut Özal ve AKP dönemlerinde çok büyük tavizler verildi. GAP defalarca sekteye uğradı/uğratıldı. Güney Doğu bölgesinde “özel surette” beslenerek desteklenen anarşi, terör - tedhiş; Başta GAP olmak üzere bölgede yapılan, gelecekte yapılması plânlanan ve GAP gibi kısmen de olsa fiilen yürüyen yatırımları sabote, tahrip, tarumar ve devam eden önemli inşaatları imha konusunda 30-40 yıl boyunca saldırılar hiç dinmedi, dindirilmedi!..
UNUTMAYIN!.. 1. Lânetli Türk-Müslüman düşmanı Gâvur: “Türkiye, asla Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir” diyor. 2. Ülkemizde 1984’lere kadar, bütün dere, ırmak, göl ve nehir suları içilebilir; Şehir Şebeke suları tereddütsüz kullanılır ve sahillerimizin her köşesinde tam bir güvenle denize girilebilirdi. Şimdi artık, şebeke suları içilmek bir yana, neredeyse kullanılamıyor. Sahillerimiz pislik, lâğım atıkları ve mikrop içinde. Suyu içilebilecek akarsu kalmadı. Hatta akar, dere, göl-gölet ve nehir bağlısı akarsularımızın çoğu “HES Belâsı yüzünden” yok oldu. Ülkede su parayla!.”    
Rockefeller de sözü devralarak başlıyor; Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince: Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir. İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.
Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.
EN ÖNEMLİSİ, “TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR”
VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
            (MNS: “Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri bilmektedirler ki; “Türk Milleti cevheri aslisi çok yüksek, hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, akil, mucit, keşşaf, namuslu-dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmel’in Türk’lere ait olduğunun farkındadır.”
Konuyla ilgili olarak: Gene D. Matlock [81 yaşında olan yazar Amerikan vatandaşı El Dorado. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır. Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okudu. Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında.] Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kâzım MİRŞAN, Haluk TARCAN ve Servet SOMUNCUOĞLU adlı Evrensel Bilim Adamı, Araştırma-Tarihçi ve Yazarları LÜTFEN dikkatle okuyunuz…)
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır.
Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler.; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra zigguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK,
BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
(MNS: İşte bütün mesele budur. Bu nedenle vahşi batı Türk ve İslâm âlemi üzerinde kara bulutlar estirmekte; Ülke yöneticilerinin kalitesini düşürmekte ve peş peşe ihanet; Anarşi, terör, tedhiş, şer ve şeamet örgütleri kurmak suretiyle Tükler ile Müslümanlara dirlik vermemek için ellerlinden geleni yapmaktadırlar.)  
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine bin bir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.
TÜRK MEDENİYETİ HAKKINDA TOPLU/ÖZET BİLGİ: 
(“Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239 dur. Amerika Kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur. Hâlbuki Türkiye Devletinin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri yapılmakta olan arkeolojik çalışmalarda bulunanlar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin yeniden düşünülmesini gerektirecek, bilgileri değiştirecek, dinler tarihini yeniden sorgulatacak niteliktedir. Göbeklitepe tarihin en eski ibadet merkezlerindendir. Bulgular, bugünden 12.000 yıl öncesinde kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Yani Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD Devletinin kuruluşundan 11.761 yıl önce, İngiltere’de bulunan Stonehenge’ den 7.000 yıl önce, Mısır Piramitlerinden 7.500 yıl önce medeniyet vardı. Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca hemen tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış yerlerdir. Büyük Atatürk’ün teşvik ettiği "Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi" projesinden, Atatürk öldükten sonra devlet desteği çekildi!
Prof. Dr. Kazım Mirşan bu konudaki eşsiz çalışmaları, Haluk Tarcan’ın çabaları, rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun 5.000 in üstündeki "Kaya Yazıtları" ve on binlerce “Damga” bulguları ile Van’da 25 yıl süren ve yabancı bilim adamlarının da katıldığı çalışmalardan elde edilen sonuca göre; -Yazı M.Ö. 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi., -Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan ETRÜSK’ler, Türk’tür. Etrüsk yazıtları ilk kez 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından okundu., -Romalılardan önce İtalya’da yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüsk’çe, Ön-Türkçe kökenlidir., -İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5.000 den fazla Ön-Türkçe yazıt bulunmaktadır., -Norveç-İsveç-Portekiz ve Fransa’da mağaralardaki yazıların Türk Damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlam kazandığı kesinleşmiştir… BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ; Rıfat SERDAROĞLU, 14 Ağustos 2015)
OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
(MNS: Osmanlı’yı yıkmak için ta 1300 yıllarında harekete geçtiler. 1700 yılına kadar hep yıkılan, Osmanlı tarafından tokatlanıp-tekmelenen kendileri oldu. Lâkin 1700’den itibaren Osmanlı’nın istikametten şaşması, hakkaniyet, hakikat ve adaletten ayrılarak, lüks, ihtişam, keyif, sdaltanat ve sefahahata dalması ile birlikte duraklama devri başladı. Bununla beraber hepsi biden Osmanlı’nın üzerine çullanıp en kalleş biçimde hitamına [Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına] neden oldular.)
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı.
İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi.
Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı.
Tabii Hürrem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı.
Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar.
I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.
HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ,
ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER
İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
(MNS: Çok dikkatle araştırıldığında Birinci Dünya Savaşının, ne pahasına olursa olsun Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yok etmek.; İkinci Dünya Savaşınınsa “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen sömürü, soygun, vurgun, milletlerin haklarını gasp, irtikap; Aleni ve cebri hırsızlık furyasının yerleştirilmesi ile proje sahibi İzrail (Tanrıyla savaşa tutuşma vaziyeti ısrarla sürdürülen zorbalar) kavmine bir devlet oluşturmak maksadıyla, düzen olarak tezgâhlandığını açıkça görebilirler.Ki, bu tezgâhla milyonlarca insan katledildi!.)
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu.
Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı.
İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi.
Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.
ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA
ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı.
Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.
İSRAİL DEVLETİ,
ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948’de Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.
SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ,
MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
(MNS: Tıpkı Sosyalizm ve türevleri gibi Komünizm de bir SİYOM (siyonizm) plânı ve insanlığı sömürme projesinin iğrenç parçasıdır. Bu sayede milyonlarca Türk, Müslüman, Hazar Musevisi ve Hıristiyan hunharca işlenen cinayetlerle katledilmiştir. Kalanlar dinsizleştirilip, bütün semavi vahiy dinleri “insanı uyuşturan ve çalışmaktan alıkoyan afyon olmakla” suçlanarak, mensupları en insanlık dışı katliam, soykırım ve sürgünlere maruz bırakılmıştır.)    
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W. A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi.
Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.
ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE
AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.
VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA,
AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ
ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
(MNS: Başta insanlar olmak üzere; Yaşam boyutunun zorunlu ve mutlak ihtiyacı, olmazsa olmaz tamamlayıcı unsuru bitkiler, hayvanlar ve ilmen canlı kabul edilmesi gereken su, ateş ve hava (anasırı Erbaa)  insanlıkla, sürdürülebilir hayat ile özdeştir. İnanç boyutunda durumu ve konumu her ne olursa olsun; En azından, sıradan bir hayvan kadar içgüdü sahibi olan insan formundaki mahlûk önce hemcinsini; Sonra da hemcinsinin yaşaması için elzem olan “tabiatı” (doğal kombinasyonu) özenle korumak zorundadır.
            Kelime ve kavram bazında çok büyük ve köklü bir millete ait olan “uygarlık” düzeyine ulaşmış, diğer bir deyimle “medeni” (Arap toplumundaki vahşi çöl varlığı bedeviye karşılık gelir)  topluluklar için bu bir yaşam biçimidir. Uygar toplumların; Birbirlerini, yaşamak için muhtaç bulundukları bütün türleri ve tümden doğal dengeyi bilinçsizce tahrip ve tarumar eden yığınları tedip ve terbiye etme hakları vardır.    
            Fakat 1900 – 2000 yıllarına rastlayan ve sözde “yenidünya düzeni” nam bir nitelikli sahtekârlığın, çok kanlı bir dayatma sonucu hayata geçirildiği 20. Asırda bu iddianın büyük bir yalan ve iğrenç bir palavra olduğunu görüyoruz. İşte ispatı:   
            En çok insan öldürenler, Müslümanlar mı, ateistler mi, Bati mi?
Yirminci asırda kimler daha çok gaddarlık, alçaklık yapmış insanları (Democide) soy kırımlarla, katliamlarla siyasi cinayetlerle öldürmüşler? Kaç kişi savaşlarda ölmüş bir listesini yapmaya çalıştım. Çünkü günümüzde maalesef herkes ezbere konuşuyor.
Bizi ilgilendiren tarafı hakkında şunu söyleyebilirim:
(1) Müslümanlar bütün cinayet, katliam, soy kirim, savaş sonucu gerçekleştirilen ölümlerin sadece %1.8'ini yapmışlar. (aşağıda detayları var. Daha detaylı okumak isteyenler için alınan kaynaklara ait referanslar verilmiştir.)
(2) Bütün bir Müslüman Dünyanın öldürdüklerinin %29.4'u (1,883,000 kişi) Osmanlı (daha ziyade İttihat Terakki) dönemine, %13.7'isi (878,000 kişi) ise Cumhuriyet döneminde öldürülmüş. Müslümanların öldürdüklerinin %43.1'i Osmanlı + Cumhuriyet dönemine ait.
1900-2000 seneleri arasında dünyada kendi devletleri tarafından öldürülenlerin (soy kirim, katliam, politik sebeplerden dolayı öldürülenler) sayılarına bakarsak:
Bütün Dünya’da ................................262,000,000 kişi öldürülmüş.
Ateist ülkelerde (en azından)*...........158,451,000 kişi (Toplamın %60'i)
Müslüman Dünya’da (en azından)..4,993,000 kişi (Toplamın %2'isi)....
Bunların 1,883.000'i Osmanlı, 878,000'i Cumhuriyet doneminde.
Bati dünyası ve sömürgeciler........70,946,000 kişi (Toplamın %27'isi)
Diğer ülkeler............................28-29,000,000 kişi (Yaklaşık toplamın %11'i) (1)
Bu rakamlara göre:
(a) Kendi yurttaşlarına en az katliamlar yapan, soy kirim uygulayanlar Müslüman Ülkeler. Tüm dünya’ya göre: %2 oranına sahipler.
(b) En fazla cinayet, soykırım ve katliamları ateist ülkeler yapmış. Müslümanların tam 30 misli. Ateist ülkeler listesinde Rusya, Çin ve diğer komünist ülkeler var.
(c) Bati ülkeleri ve emperyalistler toplam soy kirim, katliam ve cinayetlerin %27'isini işlemişler. Emperyalistlerin toplamı 50.000.000 ve bütün bir kolonici/emperyalist/sömürgeci döneme ait; sadece 20. asra değil. Buna Amerikan yerlileri ve öldürülen zenciler dâhil mi belli değildi. (2)
(d) Aynı dönemde, sadece savaşlarda öldürülenlerin ise 80-110.000.000 civarında. (3) Bunların 1.400.000'i Müslümanlara ait (savaşta çarpışan taraflardan birisi Müslüman diğeri değilse, yarısı alınmış) Yani savaşta öldürülenlerin %1.5'ugu Müslümanlar tarafından öldürülmüş. (4)
(e) Müslümanlar, savaş/siyasi hepsi dâhil bütün öldürülenlerin %1.8'inden mesul. SONUC: DEMEK KI, Müslümanlar kanlı savaşlar, cinayetler, katliamlarla en az insan öldürenler. Müslüman olmayan dünya 55 misli daha fazla insan öldürüyor. Mustafa Nevruz SINACI, Ankara: Ulusal Anayurt Gazetesi, 03 Ağustos 2015)
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;
Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı. Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi. Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü. Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar. Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.
ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK,
SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU,
URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER
BİZİM PLANLARIMIZDI
(MNS: İlluminati’nin Hedefleri ve Dünya Hakimiyeti; Hazırlayan: Önder Demir
Dr. John Coleman, "Conspirator’s Hierarchy" isimli kitabında İlluminati’nin hedeflerini söyle sıralıyor: 1- Tek bir din ve onların kontrolü altında olan tek bir para sistemi ile bir dünya hükümetinin kurulması., 2- İnsanların tüm ulusal kimlik ve ulusal gururunun mutlak şekilde imhası. (Çünkü ancak böyle bir uluslar üstü dünya hükümeti toplumlara kabul ettirilebilir.) 3- Bütün yeryüzündeki dinlerin gözden düşürülmesi ve imhası. (Sadece onların dini Satanizm hariç.) 4- Dış uyaranlarla zihin teknikleri, 25. kareler, subliminal mesajlar ile kontrol edilebilen ve bu sinyallere, mesajlara cevap veren insan robotların yaratılması., 5- Bilgisayarın ve hizmet sektörünün dışında sanayileşmenin sonu. (Amaç, bir"post-endüstriyel sıfır büyüme toplumu"dur. Kalan sanayiler düşük maliyetli üçüncü dünya ülkelerinde üretilecek.) 6- Uyuşturucu kullanımı ve pornografiyi yasallaştırarak toplumlara yaygın olarak kabul ettirmek ve sonunda gayet normal kabul edilir bir "yaşam biçimi" yapmak., 7- Büyük şehirlerden kente göçü zorlamak ve Kamboçya’daki gibi Pol Pot çizgisinde faaliyetler., 8- İlluminati hedeflerini hizmet verenlerin dışında tüm bilimsel gelişmelerin bastırılması., 9- 2050 yılına kadar üç milyar insanın erken ölümüne neden olacak bir taraftan"lokalize savaşlar" diğer taraftan "açlık ve hastalık"., 10- İnsanların moralini zayıflatarak ve kitlesel işsizlik ile işçi sınıfını demoralize ederek böylece ilaç ya da alkol bağımlılığına sürüklemek, gençlerde uyuşturucu kullanımının ve agresif müziğin teşvik edilmesi, aynı zamanda aile biriminin zayıflaması ve dağılmasına yol açar.)
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu. Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü. Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı. 1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi 3. dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.
BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ,
AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
(MNS: Bu iddia kelimesi kelimesine doğrudur. Zira özellikle, bilhassa Türkiye ve İslâm ülkelerinde yaşanan bütün kasıtlı, kanlı, organize/plânlı-programlı anarşi, terör, tedhiş, sabotaj, cinayet, soygun, vurgun, yolsuzluk, donsuzluk ve soysuzlukların ardında kesinlikle vahşi batı “AB+ABD” vardır.) 
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız. İstanbul sinagoglarına yapılan saldırılar, Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı. New York ikiz kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Arabistan da ki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler. Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;
DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI
BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur.
Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dâhildir.
NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA
VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER? DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN,
BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz.
Hiç düşündünüz mü?
Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
David Rockefeller
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
2. https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Rockefeller
            3. http://demokratlar09.blogspot.com.tr/2015/07/david-rockefeller-turkiyeye-adnan.html