9 Ekim 2013 Çarşamba

HAC VE KURBAN ÜZERİNE-2, D. ALİ ERCAN

  • Hac ve Kurban üzerine - 2‏

D.Ali Ercan (daliercan@gmail.com)
Değerli arkadaşlar,  2011 yılında Kurban vesilesiyle 
paylaştığım iletileri arşivimden çıkardım. Sevgilerimle. æ
HAC VE KURBAN
Bu gün dünyada 7 milyara yaklaşan insan nüfusunun yaklaşık %85 kadarı, yani büyük çoğunluğu inanan (Teist ve Deist) insanlardan oluşuyor; %10 kadarı Ateist ve % 5 kadarı da Agnostik tir. "Dünya nüfusunun kabaca üçte ikisi dindar ve  inandıkları bir dinin vecibelerini yerine getiren Teistlerdir" diyebiliriz. 
Hemen hemen tüm dinlerde, Kutsal yerlerin ziyaret edilmesi ve Tanrıya (Tanrılara) kurban (adak, armağan) verilmesi ibadetler arasında yer almaktadır. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Tanrı’nın gazabından korunmak, Tanrı’yı hoşnut kılmak, Tanrıya ibadet ve saygı göstermek adına, bazı dinlerde insan öldürmek şekline kadar vahşileşen, zamanla insan yerine hayvan kesimi şekline dönüşen kanlı kurban geleneği sürdürülmüştür. Özellikle bu gün nüfusu 1,5 milyara yaklaşan İslâm dünyasında, Hacca gitmedikleri halde bulundukları yerde hayvan kesmek şeklindeki “kurban” geleneği giderek artan bir yoğunlukta yaşatılmaktadır.Oysa Kurban sadece Kabeyi ziyaret (Hacc) edenler için farz kılınmıştır.
Kurban eski Türklerde de uygulanan dinsel bir törendi; ancak bu sembolik törende sadece Hakan tarafından, Hakanın en sevdiği bir at tüm "budun" adına  Tengri dağında Köktengri'ye  yollanmak üzere kurban edilirdi. Bu sembolik ibadetin içeriğinde  “Tanrı için en sevdiğinden vazgeçmek”düşüncesi vardır. 
Türkler şaman inançlarını terk edip İslama geçtikten sonra, Kurban sembolik olmaktan çıkarak “kitle halinde hayvan katliamı”na dönüşmüştür; oysa Kur'an'ın Hacc Sûresi’nde gösterişten uzak içten bir ibadetin önemi hatırlatılmaktadır: 
“Kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacaktır”
İslami bir gelenek halinde sürdürülen Kurban olayına dönecek olursak, Bu konuda referans olarak alınması gereken ana kaynak Kur’andır. "Ben müslümanım" diyenin öncelikle kendi kutsal kitabı Kur'ana uyması gerekir. Kur'anda Kurban bayramı yoktur. Arapça Adak Bayramı  (عيد الأضحى) æyd-el adha (Adak bayramı) ve Ramazan Bayramı æyd-el fitr (Fitre bayramı)  İslamdan önceki Arap geleneğinin İslami dönemdeki devamıdır. Kur'anda Kurban sadece hacca gidenler  için  öngörülmüştür; yani Hacc dışında kurban farz değildir.
Aslına bakılırsa, Farsça Kurban kelimesinin etimolojisinde de hayvan veya canlı ile doğrudan bir ilişki yoktur; "Kurban" yüce bir Kutsallığa, (Tanrı'ya) adanmak üzere, özverili armağandır; 
İlla da bir hayvan öldürmek isteniyorsa, insanlar öncelikle benliklerinde  taşıdıkları ve ilkel güdülerini yöneten "içerideki hayvan"ı  öldürseler, insanı yücelten en makbul en anlamlı kurban şeklini bulmuş olurlardı. Bence Dinlerin asıl isteği de bu olmalıydı herhalde. Sevgilerimle. æ
***
Şurası bir gerçek ki, tarihte hiç bir liderin veya Peygamberin sözleri veya düşünceleri tam manasıyla anlaşılıp uygulanmamıştır. şiirsel bir dille yazılı Kur'an için de maalesef aynı şey geçerlidir. Arapça olduğu halde, Arap dünyasında bile  ayetler üzerinde anlayış ve yorum farklılıkları vardır. Mezheplerin ortaya çıkışı bunun kanıtıdır. Arapçanın dışındaki dillere tercüme konusu ise çok daha sıkıntılıdır. Tercümelerde bilerek veya bilmeyerek yapılan yanlışlıklar vardır. Bu noktada, Kur'anın Tanrı kelâmı olduğuna inananların özellikle dikkat etmeleri gereken önemli bir mesajına işaret etmek isterim; Kur'anda bir kaç yerde : 
"ayetlerimizi  anlayasınız diye Kur'anı apaçık  arapça indirdik"  
ifadesi yer alır; Yani bütün ayetler anlaşılsın diye, tek anlamlı ve açıktır. Bir sözden iki ayrı anlam çıkarılmamalıdır. (bir takım şarlatanların söylediklerinin aksine, Kur'anın şifreleri falan olmadığını bizzat Kur'an söylüyor) 
Değerli arkadaşlar, Kur’an Arap dilinde yazılıdır;yine aynı Kur'anda (İbrahim suresi 14-4) "Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik" denmektedir; diğer bir ifade ile Kur'an Arapça konuşanlar, Araplar içindir. Bir başka ayette "Her milletin bir yol göstereni vardır"  denmektedir.(Ra'd suresi 13-7) yine bir başka yerde “لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ  leküm dînükûm, veliye dîn =senin dinin sana, benim dinim bana..” ifadesi var. (109-7)
Özetle, Bu ayetlerden “Arap değilseniz kendi milletinizden olan bir yol göstericinin yolundan gidebilirsiniz" anlamı çıkıyor...
***
Değerli arkadaşlar, 
Bu Kurban bayramında yine 2 milyon civarında hayvan boğazlanacak. Hicri (kameri) takvime göre kutlanan Dini bayramların, mevsimlere göre değişen dengeli biyolojik döngüyle uyumlu olmaması (İki takvim arasında 11 günlük far var) ve Türkiye'nin ~ 3 aylık et ihtiyacını karşılayacak miktarda hayvanın üç gün içerisinde kesilmesi hayvan varlığımızda onarımı mümkün olmayan yıkımlara yol açmaktadır. (bkz. Tablo) Örneğin, son yıllarda kırmızı et üretimi % 20 azalmış durumdadır; demek ki hayvan katliamı çok büyük boyutlardadır. 
Umarım, islâm dinini zahiri (görüntüsel) olarak değil batini (içsel)anlamda algılayıp yorumlayan aydın, yurtsever din önderleri KURBAN kavramının ARMAĞAN olduğunu hatırlayarak,  dini vecibelerin daha nezih bir üslupla, kansız eda edilmesine önayak olurlar. Çünkü artık sadece hayvanlarımızı değil, Hayvancılığımızı da bütünüyle kurban eder duruma geldik. Saygılarımla. æ
 -------------------------------
Tablo .Türkiye'de sığır, koyun, keçi, manda sayısı
Yıllar      Toplam    Türkiye'nin    Kişi 
             hayvan      nüfusu         başına       
              sayısı                         hayvan
             milyon      milyon         sayısı
-----------------------------------------------
 1970        71,4         35,8            2,00
 1980        84,6         45,4            1,86
 1990        63,3         56,3            1,12
 1995        54,9         62,0            0,89
 2000        46,6         67,9            0,69
 2005        42,5         73,8            0,58
 2008        40,5         77,3            0,52
 2010        39,7         79,6            0,50
Not. Bu tabloya göre, "kişi başına hayvan sayısı" 40 yılda 1970 lerdeki değerinin dörtte birine düşmüş; Buna rağmen koruyucu hiç bir önlem alınmadan katliam davam ettirilmektedir. Bu bayramda kesilecek hayvan sayısını gözünüzde canlandırabilmek için, Edirne'den Kars'a kadar olan yolun 6 katı, 10 bin km. uzunluktaki bir yol düşünün; işte bu yolun üzerinde, her 5 metrede bir hayvan boğazlanacak demektir.  Bu tablodaki verilere göre, Türkiye'de adam başı günde 20 g et, 200 g süt (ve yarım yumurta) düşmektedir. Bu bilanço, Emperyalizmin bir ülkenin ekonomisini, tarım ve hayvancılığını otuz yılda nasıl çökerttiğine tipik bir örnektir. Bugün AB ve ABD de 1 kg. et 10 dolar, Fert başına ortalama geliri bu ülkelere göre 5 kere daha az olan Türkiye'de ise 15 dolar! Bir zamanlar "Bu ülke 200 milyon insanı besler" diye bolluk bereket propagandası yapanların, "Devlet üretim yapmaz, kamu üretimini özelleştirmek gerekir" diye yaygara koparanların, bir yandan da nüfus artışını destekleyenlerin akıl dışı yönetimlerinde varacağımız yer belliydi.
Hicri takvime göre Dini Günler
10.01 Aşure günü
12.03 Mevlid
27.07 Mir'ac gecesi
15.08 Berat gecesi
01.09 Ramazan başlangıcı
27.09 Kur'anın inişi
30.09 Kadir gecesi
01.10 Fitre bayramı (ramazan/şeker bayramı)
10.12 Adak bayramı (kurban bayramı)

  
Hicri takvimin ayları:
1.Muharrem,  2.Safer,  3.Rebî'ul-evvel, 4.Rebî'ul-âhir, 5.Cemâzil-evvel, 6.Cemâzil-âhir, 7.Receb,  8.Şa'bân, 9.Ramazan, 10.Şevvâl ,  11.Zilka'de, 12.Zilhicce.
*****************
Kurban Bayramı münasebetiyle yapacağınız bağışlarınızı, üniversiteli gençlerimize  burs desteğinde kullanılmak üzere, bulunduğunuz yerdeki Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubelerine veya 
ADD Genel Merkezinin Vakıflar Bankası Ankara-Maltepe Şubesindeki 
IBAN:TR 1200 0150 0158 0072 8771 2934 No.lu hesabına yatırabilirsiniz.
Teşekkürler. 

Bilgi için : 0533 259 78 79, 0532 510 30 22 

16 Temmuz 2013 Salı

KARA VİCDANLI VAHŞİ AVRUPA

SREBRENİCA KATLİAMI - BOȘNAK SOYKIRIMI;
KITA AVRUPA´NIN KARA VİCDANI!

Remzi UYSAL
Almanya / Lübeck, 15.7.2013

         Srebrenica, Avrupa basınında her ne kadar kanlı katliamının yıl dönümlerinin dışında hakkında fazla bir şeyler yazılıp, çizilmese de; özellikle Türk insanının beyninde ve yüreǧinde silinmesi mümkün olmayan yerini koruyacak, büyük bir yürek yarasıdır.
          10 Temmuz 1995 gününe kadar, Bosna Hersek´in doǧusunda ve Sırp sınırına 10 km uzaklıktaki ve halkının %75,2´si Boşnak olan, adını parlak, gümüş anlamına gelen „srebren“ kelimesinden alan Srebrenica, Boşnak halkı ile Sırp saldırılarına karşı büyük tepkiler vermiş ve Sırplara karşı üstünlükler saǧlamışdı. 
          Srebrenica halkı, Sırbistan Devlet Başkanı Milosevic´in  eski ordu komutanlarından Nasır Oriç´in önderliǧinde  şehirde Sırplara karşı oluşturduǧu güçlü direniş hareketi ile komşu kasabalardan 50 bin Boşnak´ın Srebrenica´ya sıǧınıp canlarını kurtarmalarını saǧlamıştı.  Srebrenica´nın Sırplara karşı vermiş olduǧu başarılı savunma, Boşnak şarkılarına konu dahi olmuştur.
          11  Temmuz 1995 günü Sırp Ordulari komutanı general Ratko Mladic, kasabaya bakan bir tepenin üzerinden Sırp televizyonuna şu demeci veriyordu: Artık „Türklerden“ intikam alma zamanı geldi. Srebrenica´yı büyük Sırbistan´a hediye edeceǧim“ demiştir.
           Burada dikkât edilmesi gereken söylem; faşist Sırp general Radko Mladic, Srebrenica halkını „müslümanlar“ diye deǧil de „Türkler“ diye tanımlamasıdır.  Sırbistan devlet başkanı Milesovic, Sırp halkına ve Sırp ordusuna „büyük Sırbistan“ sözü vermiş ve beyinlerine empoze etmiştir.
          Aynı gün, 11 Temmuz günü, Srebrenica´da barışı saǧlamakla görevli Birleşmiş Milletler mensubu Hollandalı askerler, Sırp faşist güçlere, içlerinde çocuk yaşta olanların dahi bulunduǧu sekiz bin Boşnak erkeǧin otobüslere, cemselere bindirilip, kasaba dışında II. Dünya Savaşı´ndan bu yana dünyanın yaşadıǧı ve tanık olduǧu en kanlı katliamının gerçekleşmesine fırsat verdi. Srebrenica´dan götürülen Boşnaklar, sehir dışında önceden hazırlanmış büyük ve geniş toplu çukurların - hendeklerin kenarlarına gruplar halinde dizilip, katledilip, bu toplu mezarlara gömüldüler.
          Bu katliam, medeni Batı Dünyası´nın büyük bir yüz ve vicdan karasıdır. Bu katliamın emrini kimin verdiǧi pek önemli deǧil. Önemli olan bu katliama, Bosna´da barışı saǧlamak için görevli Avrupalı Birleşmiş Milletler´in ve görevlilerin buna fırsat vermesi ve dünyanın suskun kalması idi.
          Onlarca yıldan bu yana barış içinde ve de azınlıkta olmanın verdiǧi korku ve  de ürküntüsü içinde  yaşayan bu insanlara karşı, hangi gizli el, hangi kara vicdan komşularını kışkırttı ve Avrupa´nın namusuna emanet olan bu insanların kuzular gibi boǧazlanmalarını istedi?
         „Boşnakların büyük bir çoğunluğu, Osmanlıların Rumeli’deki fetihleri sırasında Anadolu’dan o topraklara göç etmiş, bugün Evlad-ı Fatihan denilen insanlardır. Halen günümüz Boşnakça´sında sekiz binden fazla Türkçe kelime ve deyim vardır. Boşnaklar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Devlet-i Ali’nin en sadık unsurlarındandı. Başta Sokollu Mehmet Paşa olmak üzere yirminin üzerinde sadrazam ve yüzlerce Boşnak asıllı devlet adamı, Osmanlıların bir cihan imparatorluğu olmasına katkıda bulunmuşlardır.“ (Naim Yüksel)
          Batı´nın ırkçı kesiminin Boşnaklara duydukları kin ve nefretin belki de temelinde, Boşnaklar´ın Osmanlı´ya olan sadakatında yatıyor.
          1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonucu Bosna’nın kaybedilmesinden bu güne kadar Boşnaklar, tam dokuz kez soykırıma uğramışlardır.  Boşnakların önemli bir kısmı bugünkü Türkiye topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır.
          Boşnaklar diye bilinen bu insanların bir kısmı, Osmanlı´nın Ruslar karşısında kaybettikleri „93 Harbi“ (1976-78)  sonunda, Anadolu´ya göç etmişlerdi.  Bosna ve Hersek bölgelerinde kalanlar ise, Avrupa´nın ortasında kalmış Türk-islam kültürünün son unsurları idiler. 
          93 Harbi sonunda Boşnaklar´ın bir kısmı kafileler halinde topraklarını terk ederek bugünkü Türkiye´ye  göç için yola koyulurlar. Çok zor koşullarda ve de arkadan gelen düşmandan da kaçabilmek için yola çıkan kafilelerin yarıdan fazlası Edirne´ye ulaşamadan yollarda yaşamını yitirir.  Bu konuda elimizde tek belge, Tercüman gazetesinin „1001 Temel Eserleri“ arasında yayınlanan  „Eski Zaǧra Müftüsü Recai Efendi“nin hatıralarıdır.
          Boşnaklar, 93 Harbi sonrasında, 1991 - 1995 Bosna Savaşı ve dolayısıyla Serbrenica katlıamına kadar tam sekiz defa katliam yaşamışlardır.
          Fatih Sultan Mehmet´in Belgrad ve yöresini Osmanlı topraklarına katmasından sonra, Anadolu´dan Konya ve Aydın yörelerinden  göç eden Türkmenler ve Bosna ve yöresine yerleştirilir.
           Bosna´nın yeni konukları Türkmenler, Osmanlı´nın en batı uç bölgesinde olmalarından, kısa zamanda yerli halklarla kaynaşıp, Sırp ve Hırvatlar´ın da kullandıkları, şive farkı da olsa,  yerli dilini benimsemişlerdir.
          Boşnaklar yaşadıkları topraklarda komşuları ile  aynı dili konuşan insanlardır. Komşularından farklı bir dine sahip olan Boşnakların, mensup oldukları İslâm dini, Yugoslavya yönetimi tarafından da hüviyetlerine milli kimlikleri „Müslüman“  olarak kaydedilmişti.
          Bosna ve Hersek´de yaşayan Boşnaklar bugün halen günübirlik dahi İstanbul´a, bilhassa Kapalıçarşı´ya alışverişe gelirler. Onlar için Türkiye halen güven duydukları bir baba ve büyük aǧabey gibidir. Bugün bile nerede bir Boşnak ailesini ziyaret etseniz, size ilk yapacakları ikram Türk kahvesi „Kahva“ dır.
          Bu insanların ataları,  Osmanlı´nın Batı Balkanlar´da uç kalesi olup, Osmanlı ordusunun gözü pek tımar ve sipahileri idiler. Osmanlı´nın Avrupa´da yaptıǧı fetihlerde, bu gözü pek ve fiziki yapıları ile dikkât çekici ve etkileyici Boşnakların önemli rolü olmuştur.
          Bu durum dahi, Yugoslavya´daki eǧitim sisteminde sürekli vurgu yapılıp, hafızalarda taze tutulmuştur. Bu yolla da olsa yıllarca Sırp ve Hırvatlar´ın bilincaltına „Boşnak – Türk Düşmanlıǧı“  yerleştirilmeye çalışılmıştır.
          Osmanlı´ya ve Türk´e  Avrupa´da duyulan ve küllerin altında tutulan nefret ve kin ateşi,  bugün bile eski Yugoslavya sınırları dışındaki bazı ülkelerde de yerini halen korumaktadır. 
          Peki, bu durum Avrupa´nın bazı siyasetcileri için bugün farklı mı? Șüphesiz ki deǧildir. Bosna´da Osmanlı Türkü´ne duyulan öç , 1991 ilâ 1995 yılları arasında alınmıştır. Kinin ve nefretin kalan bölümü de küllerin altında  uykuya yatırılmıştır.
          Farklı din ve kültür kimliklerine mensup insanların birlikte yaşamaları Avrupa´nın kalbinde hançerlenmiştir. Șayet, tarihin sayfaları arasına dalıp, geçmişle ilgili öç alma duyguları uluslarda debreşip ve kışkırtılmaya devam edilise, yaşadıǧımız dünya tam bir cehenneme dönebilir.
          Dört yıl süren Bosna Savaşı´nda katledilen Boşnakların sayısı onbinlerce olduǧunu yeni tarih kayıt düşmüstür. 250 bin Boşnak topraklarından çıkarılmış, Avrupa´nın deǧişik ülkelerine, ABD ve de Kanada´ya  iltica etmek zorunda bırakılmıştır.
          O günleri, o acılı insanları çok iyi anımsıyorum. Lübeck ve çevre kasabalara yerleştirilen mülteci Boşnaklarla yoǧun bir ilişki ve dayanışma içinde olmuştuk. 
           Tarih, insanların, kültürlerin barış ve huzur içinde yaşaması için iyi bir yol gösterici olabileceǧi gibi, sahte medeniyet davranışı ve görüntüleri içinde olan bazıları için de saklı bir kin ve nefret küpüdür.
            1930 ´lu yılların başlarında Almanya´da hem de seçim sandıǧı ile  gelen  ve tarihin kaydettiǧi en büyük katillerden biri olan Adolf Hitler´in iktidara gelmesi ile  Yahudi bilimadamlarının üniversitelerden çıkarılmaya, Yahudi dükkanlarından alışveriş edilme yasaklarının başlaması ile Almanya´da Yahudi katliamının ve II. Dünya Savaşı´nın  sinyalleri verilmeye başlanmıştı.
          Prof. Dr. Fritz Neumark;  II´nci Dünya Savaşı öncesi Hitler Faşizmi´nden kaçan ve ABD yerine Atatürk'ün Türkiyesi´ni tercih eden bilim adamlarından biridir. Prof. Dr. Fritz Neumark, bir Boğaziçi gezisinde öğrencilerinden birinin bir sorusu üzerine, Avrupalı´nın Türkleri neye sevmediğini uzun anlatır.
          Avrupalı, Prof. Neumark´a göre haksız da sayılmaz. "Avrupalı Türkleri neye sevsin ki…..Osmanlı beşyüz yıl, Avrupalı´nın ensesinde at koşturmuştur." Prof. Neumark, verdiği önemli yanıtına şunu da ekler: "Ama Tarihten Türkleri çıkaracak olursak, tarih biter ve tarihin tekrar yazılması gerekir."
          Umarız ki tarih ve bu acı olaylar; her bireyin ve ulusun yaşadıǧı coǧrafyada, bundan böyle diǧer bireylerle, deǧişik kültür grupları ve uluslarla barış içinde yaşamayı öǧrenmes için bir rehber olur.

12 Temmuz 2013 Cuma

Bekir Öztürk’ün son kitabı: “ÇAPULCU”

Bekir Öztürk’ün son kitabı “ÇAPULCU” çıktı
“Polis Darbesi” kitabıyla AKP Hükümetinin ülkeyi nereye götürmek istediği konusunda önemli tespitler yapan Bekir Öztürk; “Bu iddiaları bu gün abartılı bulabilirsiniz ancak bu kitabı okuduğunuz günden itibaren karşılaştığınız ve polisin taraf olduğu her olayda aklınıza bu kitap gelecek, her seferinde ‘Polis Darbesi kitabı gerçekleri yansıtıyormuş’ diyeceksiniz.” diyerek adeta polisin son bir ay içinde uyguladığı vahşeti işaret ediyordu.
Bekir Öztürk, Polis fetişizminin ortaya çıkardığı sonucu ise Togan Yayınevinden çıkan “ÇAPULCU” isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor.
Başta AKP’nin iktidar olmasında ve bu güne kadar iktidarda kalmasında etkili olan “Liberal Aydın” lar olmak üzere çok sayıda AKP destekçisinin milyonlarca eylemciye “Çapulcu” diyen Tayyip Erdoğan’a karşı yaptıkları eleştirilere de kitabında yer vermiş.
Kitabın arka kapağında yandaş ve muhalif kanadın önemli yazarlarının değerlendirmelerine yer verilmiş.
İşte Kitabın arka kapağındaki görüşler;

Emin Çölaşan; Son olaylar sadece Tayyip’in karizmasını çizmekle kalmadı, ülkemizi yurtdışında da rezil etti. Aslında hiçbir şey bilmiyor, nutuklarını eline danışmanları tarafından tutuşturulan notlardan okuyor. Pot kırıyor, gaf yapıyor, vecizeler yumurtluyor… Sonra başkaları onun kırdığı potları tamir etmek için açıklamalar yapıyor.
Bekir Coşkun; On senedir anlatamadık; diktadan, faşizmden, yıkımdan, kinden, nefretten, intikamdan demokrasi çıkmaz…
Demokrasi, çağdaş insanların rejimidir…
Ve dünya gördü…
Bundan “Başbakan” olmaz…
Yılmaz Özdil; Milyonlarca tweet atsınlar, bizim tek bir besmelemiz oyunları bozar. Biz ellerimizi semaya açıp duamızda, Arafat’ta, vakfemizde, namazda direniriz. Onlar camilerimizde içki içsinler, bu milletin ya Allah, ya fettah demesi bütün hesapları altüst eder. Onlar yaksınlar yıksınlar yağmalasınlar, bizim tek bir la havlemiz tuzağı bozar (….) Bırak milli iradeyi, demokrasiyi… Vatikan’daki Papa seçimlerinde bile din bu kadar kürsüye taşınmaz.
Şükrü Alnıaçık; Başbakan Erdoğan, 11 yıldır partisinin parlamento üstünlüğünü kullanarak bütün meşru kamu yönetimi mekanizmalarını, sol- liberal, ve diğer rejim karşıtı güçlerin desteği ile kontrol altına aldı.
Cengiz Çandar; Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren ‘geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği’ hükmünü veriyor.
Hasan Cemal; Gezi gözaltıları’ hızlanıyor, ‘Duran Adamlar’ içeri alınıp sorgulanıyor. Anlaşılan o ki, bir cadı avı start almış durumda, yazık.
Ahmet Altan; Başbakan’ın tek adam olmasından kendine siyasi ikbal devşirme hayalleri olanlar var ama bütün AKP’liler öyle değil, Erdoğan’ın tek adamlığı için bütün ülkeyi yakmayı göze alacak mısınız?
Dücane Cündioğlu; Taksim Parkı İstanbul’un gamzesidir, üzerine beton dökülmemeli, bilakis kışla + Avm ihtirasına gem vurulmalı! Taksim direnişi İstanbul’un tarihinde İstanbul’un yüzüsuyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş!

Mehmet Altan; Ak Parti kendi lehine olmayan her hareketin arkasında kendisini devirmeye yönelik büyük bir tehlike görüyor…

17 Haziran 2013 Pazartesi

KERVANLARIN SON DURAĞI GİZEMLİ KENT; BUHARA

KERVANLARIN SON DURAĞI
GİZEMLİ KENT; BUHARA
Ekrem PEKER & TÜRK DÜNYASI
Kalan minaresinin tepesinde yanan feneri görmek kaç kervana nasip oldu kim bilir? Çöllerin ortasında bir vahadır buhara. Türkistan’ın merkezinde yer alır. Kışın sizi donduran, yazın sıcaktan kavuran çöller bir yanda; geçtiği yerlere can veren büyük nehir Amuderya. Türklerin Okur, Greklerin Oxus adını verdiği bu büyük nehir zihinlerde büyük bir sınır yaratmıştır. Araplar bu sınıra Maveraünnehir ismini vermişlerdir. Çöller ve Amuderya, siriderya (iaxartes) nehirleri ve bu nehirlerin boyuna serpiştirilmiştir. Buhara, Hive, Semerkand ve Taşkent adında vaha kentleri bozkırlarla çevrilmiş Himalaya dağlarının uzantısı olan Pamir ve Tiyenşan dağlarından doğan bu nehirler doğudan batıya doğru akarak Aral Denizine dökülür. Buhara’nın batısında ve güneyinde Hive vahası Ve 400.000 km² lik bir alanı kapsayan Kara kum çölü bulunur. Çöl batıda Hazar Denizi kıyılarında, Güneyde Kopet dağına uzanır. Güneydoğuda, çölün ötesinde Hindu kuş dağları ve dağların arkasında Afganistan vardır. Kuzeyde Batı Türkistan’ı Urallardan ve Rusya’dan ayıran 300.000 km²’lik Kızıl kum çölü ve Kazak bozkırı uzanır. Bozkır doğuda Semerkant vahası Tiyenşan dağları ve Pamir yaylasının eteklerine kadar uzanır.    
Buhara; Orta Asya’nın en eski kentlerden biri ve İslamiyet’in Mekke ve Kudüs’ten sonra gelen üçüncü önemli merkezi, Vambery’nin deyimiyle İslam’ın Roma’sı. Din bilimlerinin öğretildiği en büyük medreselerin yani üniversitelerin bulunduğu kent. Buhara’nın tarihi İskender’den öncesine uzanır. Efsanevi Efrizyab kenti Büyük İskender’i karşılar.
Ünlü seyyah Boneval’in 19.yüzyılın sonlarında yazdığı “Anayurt” eserinde, “Şark ve Garip Medeniyetleri, zıt yönlerde hareket eden iki gelgitin en uç dalgaları gibi gelip Pamir’in, yani “Dünyanın damı”nın eteklerinde kırılırlar. O kadar büyük bir düzlük düşünün, uçsuz-bucaksız.
Buhara’dan trenle Semerkant’a yol alırken saatler sonra sıra dağları görebilmiştim.                  Buhara Batı Türkistan’ın Rusya’ya, Çin’e, Hindistan’a Afganistan’a ve Doğu Türkistan’a uzanan kervan yollarının merkezinde yer alıyordu.              
Antik çağlardan bu yana kervanlar aynı yollardan gelip gitmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz fiziksel engellerin dışında, ekonomisi yağma ve köle ticaretine dayanan konar-göçer kavimlerin saldırısına uğramak olağandı. Rus ve Tatar tüccarlar Orenburg‘dan yola çıkıp büyük Kazak bozkırını sonra Kızıl Kum çölünü aşıp Buhara’ya geliyorlardı. İkinci kervan yolu İran’dan başlayıp, Hazar denizini aşıp Kara kum çölünden geçiyordu. Üçüncü yol Hindistan’dan gelen Hintli tüccarların yoluydu. Fergana vadisinden geçen, Pamir dağlarını uzanan Kaşgar’a uzanan dördüncü yol ise bildiğiniz tarihsel İpek yoludur.               
Kurulan imparatorluklar zaman içinde dağılsa da Buhara’nın konumu değişmez. Buhara ticaret ve ilim kenti olmayı sürdürür. Rus çarlığının büyümesi Batı Türkistan’ı yöneten Mangıt kökenli hanları tedirgin eder. Türkistan sadece Rusların değil her geçen gün Hindistan’a yerleşen İngilizlerin de ilgisini çekmektedir. Buhara yabancılar için “Yasak Kent” ilan edilir. Yasaklar Buhara’yı seyyahların ve ajanların gözünde daha da cazip kılar. Kimileri derviş kılığında, kimileri tüccar, kimisi resmi görevli kimliğiyle yollara düşerler. Seyyahlar, gizlice gözlemlerini, ajanlarda raporlarını yazarlar. Rus Çarlığı Buhara’ya giden konaklama yerlerini, su kaynaklarını, yolların mevsimlere göre değişen durumunu öğrenmek ister. Bu yüzden yolları not aldığı görülen yabancıya ölüm cezası verilmektedir.
Buhara şehri 4. ya da 5. Yüzyıldan beri bölgenin merkezi olmuştur. Arap istilacıların fethi 200 yıl kadar sürdü. Sonra Samani Ahmet Bey yeni bir devlet kurar. Samaniler, Karahanlı, Gazneli, Harzemşahlar derken, Moğolların gelip yakıp yıkıp, yağmalardan her defasında küllerinden doğar Buhara şehri.              
Timur Devleti yıkılınca Özbekler bölgeye hâkim olurlar. Sonra üç hanlığa bölünürler. Hokant, Buhara ve Hive Hanlıklarına. Birbirleriyle çekişen hanlıklar her geçen gün zayıflar. Buhara İslam dünyasına dâhil olduktan sonra, çabucak fen bilimleri ve İslam bilimlerinin öğretildiği bir merkez haline gelir.                
Buhara’ya kervanlarla gelen tüccar yolcular dönüş mevsimini beklerken buradaki medreselerde öğrenim görüyorlardı. Hint, Tatar, Afgan, Türkistan ve Asya’nın diğer bölgelerinden binlerce kişi öğrenim için Buhara’ya koşardı. Hacca gidenler önce Buhara’ya gelip, şehri gezerlerdi. Rus Protekterası kurulup tren yolu gelene kadar Buhara gizemini korudu.
Hangi seyyahlar gelip geçti derseniz Alexander Burnes, J.J. Pierre Desmaisons, Derviş kimliğine bürünüp Macarların ve Türklerin izlerini aramaya çıkan Wambery, Edvard Eversmann, Buhara’da boynu vurulan İngiliz Subayı Conolly. Şehre gelen seyyahlar kenti Babil’e benzetirler.              
Göğe yükselen kubbeler, camiler, yüksek cepheli medreseler, minareler, şehrin ortasında yer alan saraylar, zengin ve çok büyük bir çarşı, şehri çevreleyen mazgallı sur. Şehir içinde etrafı kır evleriyle çevrili küçük bir gölcük.
İlk gelişimde küçük bir uçakla gelmiştim. Yak modeli, arkadan binilen ve kapısı merdiven olan bir uçaktı. Yaklaşık otuz-kırk yolcu alan küçük bir uçak. Yaklaşık bir sat yirmi dakika sürdü bu yolculuk. Daha sonra bindiğim RJ tipi uçakla yaptığım yolculuk bana YAK uçağını arattı. Atatürk Hava Limanı apronunda deve kesen yetkiliye hak verdim. YAK modeli uçakla yaptığım yolculukta plastik bardaklar içinde su, gazlı su ve gazoz ikram edilmişti. Uçaktan inerken hostesimize Rusça şunları söyledim “Siz bu coğrafyada gördüğüm en güzel varlıksını”.
Havaalanından bindiğimiz otomobille meşhur astragan kürklerinin üretildiği Karakul şehrine gitmiştik. Dönüşte Buhara’nın tarihi surlarını ve meşhur on iki kapısından, yani dervazelerinden kalanları da görmüştüm. Gölcüğün bulunduğu alana Samani parkı deniliyor. O ufak gölcükte şimdi çocuklar yüzüyor,  kanolara binmiş gençler kürek çekiyordu. Gölcüğün hemen yanında lunapark kurulmuştu. Büyük dönme dolaplara bu coğrafyada karusel deniliyordu. Etrafı iyice görebilmek için dönme dolaba binip fotoğraf çektim. Gölcüğün yakınında parka adını veren Samani devletinin kurucusu Ahmet Samani’nin türbesi vardı.
Çarşının ihtişamı muhteşemdir. Ancak dışa penceresi olmayan evler, sessiz sokaklar, seyyahlar için ayrı ve alışılmadık bir dünyadır. Şehirde Buharalılardan başka, İranlılar, Tatarlar, Kırgızlar, Özbekler, Hintliler, Türkmenler, Afganlar, Yahudiler ve daha nice milletten insanlar çarşının sokaklarında dolaşır. Sokaklarda tacirler ve alışverişe gelenlerden başka, geleneksel Buhara giysileri içinde, başlarında büyük bir sarık ve boyunlarında Kur an ile dolaşan çok sayıda İşan (Şeyh) bulunur.               
Kervanlar sadece tüccarları getirmez kente. Her yıl çok sayıda mümin hac yolculuğuna çıkar. Hive’den, Hokant’dan Doğu Türkistan’dan bu kutsal yolculuğa çıkan yaklaşık yüz bin kişi bu kente uğrayıp evliyaların mezarlarını ziyaret eder. Bu sayı o çağa göre çok büyük bir rakamdır.                
Eski kentin merkezini dolaşırken, leb-i derya isimli havuzun başına oturdum. Eşeğine bu defa düz binmiş Nasreddin Hoca heykelinin yanında bir fotoğraf çektirdim. Bu topraklarda sadece Nasreddin Hoca yok, Köroğlu söylenceleri de var. Anadolu ve Türkistan arasında gidip-gelen kervanlar sadece ticaret eşyası değil, efsaneleri ve söylenceleri de taşımışlar. Gölcüğün yanındaki çay bahçelerinden birisine oturup, çayımı yudumlarken, bir Türkmen şarkısı çalınıyordu “Şu benim garip gönlüm” .Fincandaki yeşil çayı içerken seyyahların söyledikleri aklıma geliyor.                
Zengin bir şehir olan Buhara ticaret yollarının kavşak noktasıdır. Hem çok tüketiyor, hem çok üretiyor. En çok Rusya ve Doğu Türkistan ile ticaret yapılıyor. Rusya’dan bakır, pirinç, demir, çelik, cıva, mercan, külle, şeker, kâğıt, madeni araç-gereç, çeşitli kumaşlar getiren kervanlar; dönüşlerinde pamuk, firuze ve lapis (lacivert) taşları, hayvan postları, kuruyemiş, çeşitli kumaşlar, Keşmir şalları, çay götürürler.    
Buhara’dan kervanlar Hindistan a, Afganistan a at, bakır, demir teli, firuze taşları, mercan, Buhara’da dokunan ipekli elbiseler, kumaşlar ve porselen gidermiş. Hintli ve Afgan tacirler de Buhara’ya elbiselik kumaşlar, yünlü kumaşlar, şeker, baharat, çay, şal, mercan, dini kitaplar getirirdi.
Gölün kenarında ve çarşıda, irili ufaklı yüzlerce dükkân turistlere ve Buharalılara çeşitli eşyalar satıyordu. Çarşının zenginliği 19. Yüzyılda Buhara ya gelen tüm seyyahları şaşırtmıştı.  
Şehrin çarşısındaki dükkân sayısı ve satılan malların çeşitliliği o kadar fazladır ki hepsi yazılarında sayfalarca çarşıyı anlatır. Şehrin sokaklarında yüzlerce medrese ve onlarca han görülüyor. Şehre gezmeğe gelen seyyahlardan Desmarsons tüccarların kaldığı hanları yazılarında şöyle anlatır: Saray-ı Karşi’de, Karşili tüccarlar; Mirzaşul’da Afganlı, Hintli ve Merv’li Tüccarlar kalıyorlar.  Yeni Saray-i Barra’yı Taşkent, Hokant ve Kaşgarlı tüccarlar tercih ediyorlarö. Saray-i Bedrettin’de Kabil, Peşaver ve Kaşmirli tüccarlar, Nogay’da Rusya’dan gelen Tatar tüccarlar; Eski Saray-i Barra, Saray-i İndi saray-i Kocacubeyir’de Hintli tüccarlar; Saray-i Kuşbeyin de Hintli ve İranlı tüccarlar; Abdullacan ve Ayozsaraylar’ında Afganlı tüccarlar kalmaktadır” diye yazar. Seyyahlar seyahatnamelerinde sabahları törenle açılan çarşıya her gün 30 – 40 bin kişinin geldiğini yazarlardı. Bugün eski görkeminden çok uzak olan eski Buhara çarşılarında şimdi gruplar halinde Japonlar, Avrupalılar ve tek tük de olsa benim gibi değişik ülkelerden gelen insanlar dolaşıyor.                    
Leb-i havuzun yanı başında ve yakınlarında Nadir Bey dergâhı Kukeldeş medresesi sarraflar çarşısı, şapkalar çarşısı, Nadir Divan Beyi medresesi bulunuyor. Nadir Bey dergâhında otantik giysiler satılıyor, yanındaki dar sokakta doppiler, Kırgız ve Türkmen şapkaları, ipek şallar, rengarenk kumaşlar satılıyordu. Sinagogu bulamadım, Sinagog’dan daha önce haberim olsaydı arardım.   
Medreseler Buharanın her tarafına yayılmıştır. Ama Leb-i Havuzun bulunduğu çarşı civarı ve Buhara hanlarının yazlık sarayının bulunduğu Ark Saray civarında daha yoğun bulunuyorlar. İslam’ın üçüncü büyük kenti ve bilim merkezi olan Buhara altın çağını 8-13. Yüzyıllarda ve bilhassa Samaniler çağında yaşar.
Moğolistan’daki yıkım bu yükselişin sonunu getirmiş, kent tahrip edilmiştir. Küllerinden doğan Buhara da 19.yüzyılın başında 103’ü faal 200 medrese ve 360 cami olduğu ileri sürülür.
Sovyet döneminde Batı Türkistan da açık olan tek medresinin yer aldığı Payi Kelan külliyesi’nin şehir için ayrı bir önemi vardır. Tabanında 9 metre tepesinde 6 metre genişliğindeki Kelan minaresi 45 metre yüksekliği ile şehre tepeden bakar. Tepesindeki fenerin ışığı uçsuz bucaksız bozkırda kervanlara umut ışığı olurdu. Caminin avlusunda on bin kişi namaz kılabiliyordu.
Timur imparatorluğu gerileyip, Anadolu ve İran’la bağlar kopup, denizle bağının kesilmesi, Türkistan’ın gerilemesini başlatır. Bu gerileme Fikri hayata da yansır. Dini eserlerde de gerileme başlar. Seyyahlar Buhara da 300 ciltten fazla kitabı olan kütüphane bulunmadığını yazarlar. Yüzyılın başında Buhara Han ı Haydar han İstanbul a gönderdiği elçiyle Fıkıh konularında kitap ister. İstanbul dan Buhara’ya bu konuda 30 cilt kitap gönderilir. Ticaret yapılan kervansaraylardan başka şehrinde Regastan denilen Leb-i Havuzla, Kelan Camii arasına uzanan büyük bir açık hava pazarı vardır. Bunun dışında 16. Yüzyıldan sonra Tak (kubbe) adı verilen kapalı çarşıların sayısı hızla artmıştır. Binaların en ünlüleri kuyumcular, şapkacılar, sarraflar, okçular ve yemciler çarşılarıydı. Tim denilen üstü kapalı çarşıların en ünlüsü kumaş çarşısıydı.               
Buhara çarşıları günümüzde olduğu gibi satılan ürünlere göre gruplanmıştır. Şehri gezen bir seyyah pazarı bize şöyle tanımlar; Eyercilerden sonra maden ustalarının bulunduğu sokaklara gelir, ardından insanları büyüleyen kuyumcular çarşısına girilir. Kalter elmasları, Seylan ve Birmanya yakutları Siyam safirleri, Sina zümrütleri, Hürmüz incileri, Beddahşan’dan da gelen firuze taşları, Amuderya yakınlarından gelen balayi yakutları ve Hindi kuş dağlarının kuzey yamaçlarından çıkarılan lapis lazuli.               
Hintli sarrafların silah ve çalgı yapanların bulunduğu sokaklardan sonra meşhur kâğıtçılar çarşısı gelir. Burada Buhara’nın ipek kâğıtları, Hokant ın mavi tutkallı kâğıtları, cam yerine kullanılan yağlı kâğıtlar, üzeri yazılı vernikli kâğıtlar. Sonra değerli kitapların bulunduğu sahaflar çarşısı, mücellitler. Buradan itriyatçılar ve eczacıların bulunduğu hekimler çarşısına gidersiniz. Şuruplar, Çin ilaçları, ravent, adamotu, şifalı ilaçlar, tozlar, uyuşturan ve keyif veren maddeler, tütünler… Sonra kadınlar için süs malzemeleri satan özel bir çarşı.                Seyyah Croizier Batı Türkistan’ın modasının Buhara’dan belirlendiğini yazar. Şık Türkmenlerin Buhara’dan başka yerden giyinmediğini yazar.                
Kumaşçılar çarşısında her şey bulunur diye seyyah rengarenk kumaşlardan yapılmış, işlemelerle süslenmiş kaftanlar, hilatlar, günlük giysiler, ipekliler, çadır bezi dikilen ipekli ve pamuklu Buhara’nın edras kumaşları ayrıca bu çarşıda Manchester ve Lyon ipeklileri ve Rus pamuklu kumaşı ve Astragan kürkler satılırdı.            
Astragan kürkler, karakul adı verilen kuzu postlarından yapılırdı. Günümüzde Buhara nın yaklaşık 50 km dışında, Karakul kasabası bulunuyor. İsmini kuzu yetiştiriciliğinden almış olmalı. Dış mahallelerini gezebilmiştim.
Üst giyimine özen gösteren Buhara’lılar, günlük yaşamlarında yumuşak deriden çizmeler giyerler, ayaklarına da takunya geçirirlermiş. Seyyahınız bugünde yaygın olarak kullanılan doppileri hayran hayran anlatır.  Bende birbirinden güzel bu doppilerden çok sayıda alıp yakınlarıma hediye etmiştim.                
Halıcılar çarşısında birbirinden güzel Türkmen kilimleri, Türkmen ve İran halıları bulunurmuş. Bugünde Buhara halıları şehri ziyarete gelenlerin ilgisini çekiyor. Badahşah ve lapis lazuli taşı tarihçiler ve etimologlar için bulunmaz ipuçları olduğuna değinmeden geçemeyeceğim.                
Tarihçiler bu taşlardan yola çıkarak sümerlerin kökenlerinin Harappa ve Majehandaro şehirlerini kuranların Türkmenistan’ın Anev (Anva) bölgesinde yaşayan halkla bağlantılı olduğunu anlatırlar.             
Seyyahların anılarında 19.Yüzyılın başında Kızıl kum çöllerinde bugün kurumuş olan Cenderya nehrinin aktığını üçte ikisi son 50 yılda kuruyan Aral Denizi’nin o yörede yaşayan Türkmenlerin seyyahlara anlatımıyla daha o günlerde kurumaya başlamış. Türkmenler: “Deniz bu tepelere kadar uzanırdı, şimdi çekildi” dedikleri mesafe yaklaşık 50 km idi. Kara Kum çölünü aşan bir Osmanlı seyyahı Mehmet Emin efendi bize çölü şöyle anlatır; “ aksine ben bu çöllerde dahi hayat ve canlılık buldum. Hem de hayatın hiçbir anında tanımadığım lezzeti burada tattım. Güneş battıktan sonra batı yönünden çöle doğru o kadar güzel renkler saçılıp gelmeye başladı ki tarifine imkân bulamam. Biraz sonra bulutsuz dumansız mavi renkli berrak yıldız parlamaya başladı. Sahranın bu derin sessizliği gerçekten çok latifti… Çöl büsbütün sessizde sayılmaz, gündüz güneşin kızgınlığıyla yanmış olan kumlar, sanki gece feryat figan ediyorlarmış gibi, çölden inlemeye benzeyen seslerin yükseldiğini hissediyorum sanki”.
Çölün Buhara’yı koruduğunu söylemiştik. Çarın Hazar Denizi’nden fetih için yola çıkardığı ordu Karakum çölünü geçmeye kalkınca yok edilir. Çarlık çölü aşamayacağını anlayınca başka yol dener. Önce 1865 yılında Taşkent’i işgal ederler. Sonra 1868 yılında Semerkant’ı ele geçirirler. Bu yoldan gelerek Buhara’ya boyun eğdirirler. Bölgede hâkimiyet kuran Rus Çarlığı bölgeye hızla demiryolunun raylarını döşemeye başlar. Hazar denizi kıyısındaki Krasnavodsktan başlayan hat Aşkabat ve Merv vahasına ulaşır. Tren 1888 Buhara ya ve daha sonra Fergana vadisinin sonundaki Andican’a ulaşır.      
Tren yolu Batı Türkistan da tüm dengeleri değiştirir. Önce Mekke yoluna düşen Hacı adayları bozkırı ve çölü trenle aşarak Krasnavosk’a oradan Bakü’ye, oradan Karadeniz’e ve gemiyle İstanbul’a gitmeye başlarlar. Sadece hacıların işi kolaylaşmaz. Tüccarlarda demiryolunu hemen benimser. Buhara da hacılar ve kervanlarla ticaret yapmak için gelenler şehirde aylarca kalıyordu ve bunlar şehir için gelir kaynağı idi, şehirde kalanlar azalmaya başlayınca şehrin zenginliği ve cazibesi de hızla azalmaya başlamıştı.        
Eski kentin epey uzaklığına demiryolu durağına kurulan yeni Buhara ve 8000 Rus askerinin bulunduğu Rus yerleşimcilerin akınına uğrar. 1. Dünya savaşının başında bölgedeki Ruslar 50 bine ulaşır.
Buhara’dan çıkıp, Nakşibendî Dergâhına gittim. Dergâhı iyice gezdim ve müzesini ziyaret ettim. Şaşırmayın müze dedim. Dergâh zaten müze değil mi? Diyeceksiniz. Doğru dergâh müze ama içinde özel bir müze de yer alıyor. Dergâhtaki Büyük Camiyi Türkiye restore ettirmiş. Cami ibadet için sadece Cuma günleri açık. Büyük Caminin hemen yanında Buhara Hanlarının, ailelerinin, devlet ileri gelenlerinin bulunduğu bir mezarlık vardı.  Ziyaretçiler gelip dua ediyorlar.
Gelelim müzeye, 1200-1500 yılları arasında dergâh’ta yaşamış 12 şeyh için yapılmış. Kısaca onların yaşamlarını anlatan ve bazı eski eserlerin bulunduğu küçük bir müze oluşturulmuş. İlginç olan müzedeki Türk liderlere ait fotoğraflar. Burayı eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal, Süleyman Demirel ve eski meclis başkanlarından Hikmet Çetin ziyaret etmiş, müzedeki resimler de bir teşekkür nişanesi olarak asılmış.
Dergâhtan Vaksal’a gidiyorum. Vaksal, yani tren garı eski şehrin bir hayli dışında, eski Buhara’ya epey uzakta. Bölgeyi kontrol altında tutan Ruslar 1880’de bölgeye demiryolunu getirmişler ve garı şehrin kilometrelerce uzağına Rus askeri misyon binasının hemen yanına kurmuşlar. Bir nevi incelik, kontrolü uzaktan yapmak istemişler.
Trenle dönmeyi istememin amacı yüzlerce kilometre uzanan bozkırı yakından görmekti. Dağlar ancak saatler sonra bize yaklaştı. Büyük-küçük yerleşim noktalarında durduğumuzda başta nan (pide) satan satıcılar trene hücum ediyorlardı. Burada yolculuk dönüşü hediye olarak gidilen yörenin ekmeğini getirmek makbulmüş. Bende Buhara'nın Patern denilen meşhur ekmeğini almıştım, evde yemek için. Tren yolu kenarında büyük çoğu kapanmış fabrikalar sıralanmış. Tren yoluna paralel servis yolundan faydalanan çiftçiler tren yolu kenarındaki arazileri ekmişler. Ama sadece kırk-elli metrelik bir şerit. Tren yolu kenarındaki otlarla hayvanlarını besleyen çocuklara el salladım.
Köylerin, kasabaların etrafları sulama kanalları sayesinde yemyeşildi. Gördüğüm bir şeye o kadar şaşırdım ki anlatamam. İnsanoğlunun neler yapabileceğinin en güzel bir örneğini gördüm. Bir su kanalının bir tarafı yemyeşil cennet gibi, diğer tarafında ise çıplak bozkır uzanıyordu. Sulama ile pazara pahalı ürün üretmek, para kazanmak çok iyi ama ya arkasından gelen hızlı çölleşme…
Trende çay için sıcak suyun olduğu anonsları yapılıyordu. Bu uzun yolculuk yeşil çaysız geçmezdi. Sabaha karşı duşların hazır olduğu anons edilince şaşırıp olmaz böyle şey dedim. İster istemez çağımızın seyyahlarının içinde bulunduğu konforla, geçmişte bu yollara düşmüş seyyahları kıyasladım, üzüldüm. Yaklaşık on üç saat süren yolculuğumuz sabah Taşkent’te Sverniy Vakzalda (kuzey garı) sona erdi. Güzel bir yolculuğu geride bırakmıştık.

1.  Banvolod, Gabriel, Eskiyurt,  İstanbul
2.  Mehmet Efendi seyahat, İstanbul’dan Orta Asya’ya Ankara 19813.   
3.  Wambery Arminius Asya’nın Merkezine Seyahat.
4.   Zarcone Therry Yasak Kent Buhara.

5.  Peker Ekrem Hayri Özbek Mektupları.  

KARADENİZ BOYUNDAKİ SON OĞUZ DEVLETİ

KARADENİZ BOYUNDAKİ SON OĞUZ DEVLETİ
Ekrem PEKER & TÜRK DÜNYASI
Gezgin ve ressam Mary A. Walker 1868 yılında İstanbul’a gelir. İstanbul’da kırk yıl kadar kalır. Saray çevresiyle yakınlık kuran hareme ilk giren yabancı ressamdır
Walker; Anadolu ve balkanları gezer. Gözlemlerini, anılarını ve eserlerini içeren seyahatnameler kaleme alır. Seyahatnamelerinde İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’yı anlatmıştır.
1880’li yıllarda iki kez Bursa’ya gelir. Bursa’daki gündelik yaşamı, ipek üretimini anlatır. Seyyahımız tarihe vakıftır. Bursa’yı ve Osmanlı imparatorluğunun kurucularını, Osmangazi’den bahsederken aynen şu ifadeyi kullanır;
“Türk geleneği İbrahim’in zamanına kadar gider ve oğuz kağanı Türk gücünün ve medeniyetinin kurucusu kabul eder. Efsaneye göre, Türkistan’ın o zamanki başkenti, Yassa şehrinde yaşamıştır. Ve buranın sonraki sakinlerinden Özbeklerin Moldovya’ya kadar ilerledikleri, oradan yerleştikleri ve kurdukları yeni ülkenin başkentine de doğdukları şehrin ismini verdikleri söylenir”.
Bu satırları okuyunca şaşırdınız umarım. Ben de biraz şaşırdım. Tuna boyundan Volga Nehri’ne kadar olan bölge İskitlerden bu yana Türk kavimlerinin yaşadığı alan. Kabarlar gibi bazı Türk kavimlerinin Almanya’nın Bavyera bölgesine kadar gittiklerini biliyoruz.
Günümüzde Avrupa’nın bazı bölgelerinde (İsviçre, Belçika) Kun isimli köylere rastlanmaktadır. Atilla’nın Hunları Macar ovalarından Karadeniz boylarına çekilirken bir kısmı da Doğu Roma ve Bizans ordularında görev almıştır. Sonraki yüzyıllarda bugünkü kuzey Çin’den göç eden Avarlar, Macarlar ve Kumanlar, Macar ovalarından Karadeniz’e kadar olan bölgenin hâkimi olmuşlardır. Kısacası M.Ö. IV. Yüzyıldan 1700’lü yıllara kadar Karadeniz’in kuzeyinden, Kiev, Moskova ve Novgorod yakınlarına kadar uzanan bölge Türk yurduydu. Bölge M.S. 900’lü yıllarda bölgeye hâkim olan Kuman/Kıpçak kavimlerinden ötürü Deşt-i Kıpçak, yani Kıpçak Bozkırı olarak anılmıştır.
İtil (Volga) ırmağının orta bölümüne yerleşen Bulgar Türkleri, başta başkentleri Bulgar şehri olmak üzere şehirler kurduğunu, ziraat ve ticaretle uğraşmışlardır. Üstelik bilinenin aksine Bulgar Devleti Karahanlılar’dan önce, 920 yılında Müslüman olmuşlardır (Kurat, Akdes Nimet ”IV-XVIII. yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri”)
Türk kavimlerinin göçü hızla Balkanlara yönelmiştir. Bulgarlar, Peçenek’iler ve Uzlar Tuna’yı aşarak Trakya’ya inmişler. Peçenekler İstanbul’u kuşatma altına almışlardır. Balkan adının Türkçe olduğunu, batı Türkistan’daki bazı dağların isimlerinin balkan olduğunu hatırlayalım.
Tuna’nın güneyindeki ilk devleti, buradaki Slav kavimleri de bünyesine toplayan Bulgarlar olmuştur. Bulgarlar balkanları hâkimiyetleri altına alıp, İstanbul’u ele geçirmek istemişlerdir. Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini kabul etmelerinden sonra, Bulgar Türkleri hızla Slavlaşmıştır.
Güçten düşen Bulgar devletini, Bizans tekrar hâkimiyeti altına alır. Kumanların balkanlarda etkili olmasından sonra ikinci Bulgar devletini çar unvanı alan Kuman asıllı Asen tarafından kurulması tesadüf olmamalı. Bölgedeki Sırp prenslerinin süvarileri de kumandı. Ünlü Macar tarihçisi Rasonyi’nin çalışmalarını okudukça şaşırıyorum. Son Bulgar Çarı Şişman’ın isminin Türkçe olmasına ne demeli. Büyük bir ihtimalle kuman asıllı olmalı.
Uzlar, Peçeneklerin kalıntıları ve bazı Kuman grupları daha çok Dobruca ve Prut nehri boylarında Beserabya, bugünkü Moldavya bölgesinde toplanmışlardı. Bu bölgelerde bağımsız yerel beylikler oluşturdular. Kıpçaklaşmış bir Moğol olan Beseraba bugünkü Romanya’nın temelini oluşturan Boğdan Beyliğini oluşturmuştur.
Dobruca bölgesi çok kısa bir sürede Türk yurdu olmuştu. Bu bölgeyle Anadolu’daki Türkler arasındaki ilişkiler sürmekteydi. Saltuklar soyundan gelen Sarı Saltuk’un oğlu Sait İsmail Saltuk Anadolu, Selçuklularının veziri Muhittin Pervane tarafından Trabzon Rum imparatorluğu bölgesinden uzaklaştırıldı. Anadolu Selçuklu yönetimi ile sert düşen Sarı Saltuklarının yönetimindeki Çepniler Moğolların saldırma olasılığını göz önünde tutarak Bizans’tan sığınma isterler. 1264 yılında binlerce çadırlık Çepni halkı Bizans’ı kendilerine yurtluk olarak verdiği Deli Orman yöresine göç ettiler. Sarı Saltuklular burada Bizans’a bağlı yarı bağımsız bir beylik oluşturdular. Türkmenler 30-40 oba ve iki-üç kasaba kurdular. Ünlü seyyah İbni Batuta 1330 tarihinde Babadağ kasabasından bahsetmiştir.
Moğol yönetimi altında gittikçe güçsüzleşen Anadolu Selçuklu taht kavgaları eksik olmaz. Selçuklu sultanı 2. İzzettin Keykavus, Moğol yanlısı yöneticilerinin entrikaları karşısında,  selameti dayılarının yaşadığı (Annesi Bizans prensesiydi) Bizans’a sığınmakta bulur. İstanbul’da İmparator Mihail Paleogolos tarafından çok iyi karşılanır ve burada bir hükümdar gibi davranmasına, dolaşmasına izin verilir. Altınordu hanı Berke, İlhanlı Devletine karşı Mısır’daki Memluk Devletiyle işbirliği yapmak ister. Bu arada İzzettin Keykavus’la da temas kurarlar. Bizans İmparatoru, İlhanlı hükümdarı Hülagu ile işbirliğine girer. İstanbul’da misafir edilen İzzettin Keykavus burada rahat durmaz, taht entrikalarına katılır.  İmparator bu yüzden Keykavus’un yakınlarını öldürtür, bir kısmını hapseder. Daha sonra iki oğluyla Saros Körfezindeki Enez Kalesi’nde hapis tutulur.
Bazı İslam tarihçilerine göre; “İzzeddin Keykâvus İstanbul’da eski dostu imparator Mihail Paleologos tarafindan çok iyi karşılandı ve bir hükümdar gibi dolaşmasına izin verildi. Bu sırada Müslüman olan Altınordu hükümdarı Berke Han, Sultan Baybars’a elçi gönderip Mogğollara karşı İzzeddin Keykâvus’un da dâhil olduğu bir ittifak kurmak istedi. Bunun üzerine Bizans imparatoru Mihail, İlhanlı Hükümdarı Hülagu’nun tesiriyle bu ittifaka karsı cephe aldı ve Sultan Baybars’in Berke Han’a gönderdiği elçilerini1264 yılında tevkif edip, mallarına el koydu. Sultan bir papaz ve bir filozofu imparatora gönderip, ona ağır hitaplarda bulundu. Neticede elçiler serbest bırakılıp Berke Han’a gitmelerine izin verildi. Fakat yine Hülagu’dan korktuğu için İzzeddin Keykâvus’a karşı takip ettiği dostane siyasetini değiştirdi. Yakın emirlerini Ayasofya’ya götürüp, Hristiyanlığı kabule zorlandılar. Kabul etmeyenlerin gözlerine mil çekilip öldürüldü. İzzeddin Keykâvus’da Enez kalesinde hapsedildi (1262). İslâm kaynaklarında İzzeddin Keykâvus ve adamlarının Bizans tahtını ele geçirmek üzere bir suikasta hazırladıkları için böyle bir muameleye maruz kaldıkları ifade edilmektedir. Bizans kaynakları ise, İzzeddin Keykâvus’un Altınordu Han’ı ve Bulgar Kralı Konstantin ile anlaşarak, İstanbul’u istilâya hazırlandığı için hapsedildiğini belirtir .Onun İstanbul’da kalan oğlu Melik  Hristiyan olur, Bu vahşice hareketler üzerine Berke Han gönderdiği orduyla Bizans’ın Balkanlardaki topraklarını istilâ etti . İzzeddin Keykâvus’u hapishaneden kurtarıp Keyûmers, Mesûd ve diğer oğullarıyla birlikte Berke Han’a götürdüler. Berke Han Suğdak ve Solhad şehirlerini ona ikta etti. Sultan İzzeddin 677 (1279) yılında ölümüne kadar burada yaşadı”, diye yazarlar.
Sarı Saltuklarının bir kısmı; Anadolu Selçuklu devletinin yıkılması, Anadolu’daki Moğol baskısının azalması, Moğol baskısından kaçan Türkmenlerin Ege ve Marmara’yı ele geçirmesi üzerine Anadolu’ya geri dönerler. Saltuklu Halil, bir kısım Çepni ve Nogay’la beraber Çanakkale boğazını geçerek, Karesi Beyliği topraklarına yerleşir. Karesi Beyliği yönetiminde görev alırlar.
Anılarını yazan kadın seyyahın Türkistan’ı ve Kazakistan’daki Yesi şehrini iyi bildi aşikâr.  Altınordu Özbek Hanı, Batı Türkistan’daki Özbeklerle ilişkilendiriyor. Ayrıca Prut nehri kenarındaki bugün Romanya’nın, eski Boğdan’ın merkezi olan Yaş kenti’nin Türkler tarafından kurulmuş olabileceği düşünülüyor. Doğrusu bu düşüncesinde haksız da sayılmaz. Kırım’ın batısındaki bölgede Türkler uzun bir süredir yaşıyordu. Kırım’ın batısındaki Aksu ve Özü nehirleri arasındaki bölgede, Altınordu hükümdarı Berke Han’ın komutanlarından Nogay beyin idaresindeki, Kıpçaklar yaşamaktaydı. Yüzyıllarca burada yaşayan Nogayların Don nehrinin doğusuna göç etmesinden sonra, Rus kabileleri bu bölgelere gelebilmiştir. Kırım Hanı Sakıp Giray bir kısım kabileyi Beserabya'ya yerleştirmiştir. Nogay kabilelerinin zayıflaması, stepleri Rus ve Kozak kabilelere bırakmıştır. Bu bölgede Kıpçakların dışında Peçenek ve Oğuz kabilelerinin kalıntıları da bulunuyordu.
Kırım Hanı Sakıp Giray da bir kısım kabileyi Beserabya'ya yerleştirmiştir. Nogay kabilelerinin zayıflaması stepleri Rus Kazak kabilelere bırakmıştır.
13. yüzyılın ikinci yarısında Altın Ordu Hanı Berke, ondan sonra Emir Nogay Balkanlara sürekli müdahale ettiler. Beserabya ve Dobruca'da ki Müslüman Türkleri himayelerine aldılar. Bu dönemde aşağı Tuna üzerindeki Sakçı (İsakça) şehri Emir Nogay'ın karargâhlarından biriydi. Daha sonra Altın Ordu Hanı Tohtu, Sakçı’ya oğlu Tukal Buga'yı yerleştirdiler. Güçlenmeye başlayan Bulgarlar Dobruca'da ki Türklerin üzerine baskı uygulamaya başlamışlardır. Bulgar baskısına dayanamayan Türklerin bir kısmı(1307-1311) yılları arasında Anadolu'ya dönmüştür. Kalan Türkler Hristiyan olmuşlardır (Bugünkü Gagauzlar).
Batı Karadeniz boyunda yer alan Akkerman/Akkirman (Beyaz taştan yapılmış kale) şehirlerini Türk kavimleri kurmuştur.
Bilinenin aksine istilacı Moğolların Türk kavimleriyle beraber kurdukları Altınordu devleti göçebe değil, kent devleriydi. Altınordu Devletinin kurduğu kentlerden yirmibeşinin adı ve yeri tespit edilmiştir. Volga Boyunda Bulgar, Hazar, Kazan, eski ve yeni Saray kenti, Hacıtarhan/Ejderhan; Volga civarında Uslan, Berekzan, Kırım Yarımadasında Bahçesaray ve Azak (Azov, Ayak isminden türemiştir) bu kentlerden birkaçıdır.
Tuna’dan, İtil/Volga arasında uzanan bölgede sırasıyla Bulgar, Hazar, Altınordu, Kırım, Kazan, Kasım, yarı-bağımsız Nogay ve Astarhan Devletlerini kurmuşlardır. Astarhan Devletinin yıkılmasıyla X yüzyıl, yaklaşık 1000 yıl süreyle Türk yurdu olan bölge hızla Ruslaşmıştır.
Sonraki yıllarda güçlenen Türkler, bölgedeki Hristiyan Kuman ailelerle birleşerek bir prenslik kurmuşlardır.1365 yılında Dobruca'da Balık ve kardeşi Dobrotiç idaresinde bir prenslik kurulmuştur. Prensliğin merkezi başlangıçta Kallikara’da, Osmanlılar bölgeyi istila ettiğinde Varna'da bulunmaktaydı. Osmanlılar bölgeye geldiğinde Bulgar topraklarında üç devletçik vardı. Vidin’de Bulgar Çarı Stratsimir, Köstendil Hâkimi Deyanoviç ve Yıldırım Beyazıt’ın1395’de öldürttüğü Bulgar Kralı Şişman bulunuyordu.

KAYNAKÇA
1)Düstürname
2)Aşıkpaşazade Tarihi (Atsız) 123,125
3) İnalcık, Halil; ''Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi '',İstanbul 2011, s.93

4) Kurat, Akdes Nimet; Türk Kavimleri ve devletleri

20 Kasım 2012 Salı

BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)


BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)

BAŞKANLIK SİSTEMİ
 VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)
Mustafa Nevruz SINACI
Evrensel hukuk ve kadim hakikate meydan okumak; Binlerce yıllık gelenek ve bir töre hassasiyeti içinde, tarihten bu güne süzülüp gelen orijinal gerçeği hiçe saymak, alay ve istihza konusu yapmak, apaçık bir şımarıklıktır. Dahası bu hal, yetmezliğin çekişi, ihtirasın itişi yahut ‘ruhunu şeytana (AB-D) satmanın cinneti’ olarak tarif ve tavsif edilebilir. Bir başka deyişle bu hezeyanı ‘kifayetsiz muhteris kalkışması’ biçiminde adlandırmak da mümkündür.
Mesele: İnsan hakları, adalet ahlâkı, maşeri vicdan, demokrasi, evrensel hukuk (şerait) ve sağduyu’nun süründüğü, paspas gibi çiğnendiği bir ortamda; Başta Halife Hazreti Ömer ve Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere;. Hak yolunda millete, “adalet ve faziletle” hizmeti şiar edinmiş, cihanşümul şahsiyet, tevazu, hüküm, hikmet ve hakikat ehlini taciz ve istismar etmek hicap vericidir. Edebe aykırıdır, ayıptır. Siyasette haddini bilmek, ilim, edep ve terbiyedendir.
Lâf sahibi, hak sahibi; Lâyık, ehil ve müstahak olmak zorundadır.
Aksi takdirde alay konusu olur; Talep, talibini helâk etmekte gecikmez…  
Kaldı ki, asaleten Türk ve Müslüman ecdadımızın eseri medeni siyaset; Evrensel idare sistemleri olarak kabul edilen ‘demokratik ve lâik cumhuriyet’ yönetim sentezinin referansı, esası, iktibası ve ilham kaynağıdır. Tarih bu hakikati şamil olmakla; Rejimin adı her ne olursa olsun, neticede ülkede hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim değilse; Uygulama, lânetli bir sulta, kalleş despotizm ve alçak bir diktatörlükten (faşizmden) başka bir şey değildir!…
Kaldı ki, şu an için “İslâm Ülkeleri” nam devletlerin tamamı ile diğerlerinin büyük bir bölümü antidemokratik, anti lâik ve inadına despotiktir. Dolayısıyla bu derin şeamet karşısında siyaset bilimi, tarih ve sosyolojiden müteşekkil ironi, hayret ve dehşet verici bir durum arz eder. Daha açık bir ifade ile günümüz üniversitelerinin ilgili bölümleri yalancı; Medyası ikiyüzlü, alçak, uşak, yalaka ve kaypak; Politik-Acılar ise kahir ekseriyeti itibarıyla nitelikli dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz ve sahtekârdır. Zaten aksi olsaydı, insanlık bu kadar çaresiz, huzursuz, güvensiz ve mutsuz olmazdı..   
Dolayısıyla, hakiki, halis ve samimi niyetle: Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim ve hükümran olması anlamına gelen Başkanlık Sistemini isteyenlerin, öncelikle buna lâyık ve müstahak olduklarını, eylemleri ile ispat edip, gözler önüne sermeleri lâzım gelir ki, inandırıcı ve güven verici olabilsinler. Bu, milletin hakkı; Talibin ahlâki, insani, vicdanî ve hukuki görevidir.
Âlimler için hüküm hikmet; Amirler için siyaset fazilet ve mutlak adalettir.
Adil olmayan amir (siyasetçi) ile namuslu ve dürüst olmayan âlim / akil adam, eğitim ve öğretim görevlisi, sorumlusu; Zalimin kapısında havlayan köpek derecesinde olup; Millete yapılan haksızlık, eziyet ve zulmün yegâne sebebidir. Halk içinde ise; Despot, cebbar, zalim, yolsuz ve yağmacıların zulmü karşısında sessiz kalan mel’un, münafık, mürai ve dilsiz şeytandır.    
Böylesine bir vebal ve derin sorumluluk, mutlaka dikkati gerektirir.
Dikkat: Adaletli, hakikatli, şefkatli, hikmetli, namuslu, dürüst ve demokrat olmayı zorunlu kılar. Aksi takdirde talibin talebi butlan, yani yok hükmünde, gayrimeşru ve menfur emellere, hırs, hased ve ihtirasa matuftur biline..
ŞU HALE NAZARAN
En azından; Daha sistem arayışına bile girmeden yargı, yasama ve yürütme arasında vaki, kuvvetler ayrılığı ilkesinin “mutlak ve mütekabil (kamusal ve toplumsal) denetleme kaydına bağlı özerklik” derecesi, düzey ve olgunluğuna erişmiş olması şarttır. Bunun yanı sıra: Siyaset kurumlarının, bilumum rezillik, keyfiyet, vesayet, sulta ve cunta unsurlarından arındırılarak “kitle partisi” vasfını haiz kılınmaları; Bütün seçimlerin Milli Delege Sistemi muvacehesinde namuslu, dürüst, doğrudan birey ve kamu yararına hizmete odaklı, tüm aşamalarında saydam, şeffaf ve yargı teminatına dayalı olarak düzenlenmesi; Halka vekil eşhasın bilumum korunma, özel himaye, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarının ilga edilmiş olması şarttır..
Anayasa, rejim veya sistem değişikliğine vazifeli geçici meclis ve milletvekillerininse, yukarıda öngörülen usul ve esaslar dâhilinde; hiçbir yönlendirici, baskılayıcı, dayatmacı unsur bulunmaksızın seçilmiş olmaları gerekir ki, milletin itimadına lâyık, adil ve güvenilir olsunlar. 
          Bu anlamda, mevcut parlamento’da “Milletin Vekilleri” olduğunu kim iddia edebilir?..

19 Ekim 2012 Cuma

BİZ KONUŞTUĞUMUZ DİLİN DEĞİL YAŞADIĞIMIZ KÜLTÜRÜN SOYUNU TAŞIYORUZ; Neslihan Sultan PALA


Kıl Çadırdan Türkmen Derneği Başkanlığı’na uzanan
bir hayat hikayesi…
BİZ KONUŞTUĞUMUZ DİLİN DEĞİL
YAŞADIĞIMIZ KÜLTÜRÜN SOYUNU TAŞIYORUZ
Neslihan Sultan PALA
Yalnız ülkemizin değil tüm dünyada cadı kazanları kaynatılmakta. Bahar masallarıyla kara kış uykularına uyutulan dünyamızın her yerinden, “ayrıştırma, ötekileştirme, asimilasyon ve böl-parçala-yok et taktikleriyle” kan ve gözyaşı akmakta. Bu uğurda din de, ırk da, millet de kullanılmakta, bu uğurda tarih karalanmakta, toprağa göz dikilmekte, kardeşler birbirine düşürülmeye çalışılmakta. Bu uğurda can acıtılmakta, canlar yakılmakta, canlar alınmakta.
Bütün bu hay hengamenin içinde durup-düşünebilen insanları sağduyuya davet eden aklı selim birini keyifle ağırlıyoruz satır aralarımızda. “Muş ovasında Bingöl yaylalarında, Ahlat yaylalarında, Barak Ovası’nda, Toroslarda, Karacağ’da, Munzur’da insanlarımızın dokudukları kilimin motifi aynıysa, kıl çadırı aynıysa, göçer kültürü aynıysa temel yaşam felsefesi aynıysa, özetle halklar bu kadar uyum içinde yaşıyorsa, neden bu sıkıntılar var? Bunu iyi tahlil etmek gerekir. İnsanımıza her konuda sahip çıkmalıyız. Özelikle eğitim konusunda. Şunu iyi bilin, siz sahip çıkmasanız başkaları sahip çıkar ve size karşı kullanır” diyen Karacadağ Türkmen Derneği Başkanı Sn. Nusret Kaya açık yüreklilikle sorularımızı cevaplandırıyor. Röp. Neslihan Sultan PALA
Neslihan Sultan PALA- Biz sizi tanıyoruz ama okuyucularımız için bir kez daha sormuş olalım. Kimdir Nusret Kaya?
Nusret KAYA- Şanlıurfa Siverek Karacadağ eteklerinde bulunan Çıkrık köyü Kavurma yaylasında sonbaharın ilk aylarında “Göçer”lerin kışlak için göçe hazırlandığı aylarda 1975 yılında kıl çadırında dünyaya geldim. İlköğretim okulunu Çıkrık köyü ilkokulundan mezun oldum. Şehir hayatını ilkokul diploması almak için fotoğraf çekmek amacıyla amcamla Siverek ilçesine giderken gördüm. İlkokulu okuduğumuzda öğretmen yokluğundan yılda anca 2-3 ay öğrenim görebiliyorduk. Köyde elektrik yoktu televizyon seyretme imkanımız da yoktu. Türkmen olmama rağmen ancak Türkçe konuşmayı ortaokulda öğrendim. Ortaokulu Siverek ilçesinde babamın aile dostu olan bir Arap ailede kalarak okudum.45 günde Arapça da konuşmaya başladım. Liseyi Şanlıurfa merkezde okudum.1999 yılında Hacettepe Üniversitesi Anestezi bölümünden mezun oldum. Şuanda özel bir Hastanede anestezist ve Genel sağlık koordinatörlüğü görevlerini yürütmekteyim. Bununla birlikte 2007 yılında kurucusu olduğumuz KARACADAĞ TÜRKMEN DERNEĞİ’nin başkanlığını yapmaktayım.
“TÜRKMEN OLMAMA RAĞMEN TÜRKÇE KONUŞMAYI ORTAOKULDA ÖĞRENDİM”
Neslihan Sultan PALA- “Kıl çadırda dünyaya gelmek ve göçer bir hayat yaşamak” bugün bizim hiç de alışık olmadığımız enstantaneler. Her iki yaşam şartlarını da yaşamış şanslı ve özel bir insan olarak bir karşılaştırma yapmanızı istesek, bir yörük için göçer hayatı ne anlam ifade etmektedir?
Nusret KAYA- Tamamen doğal bir hayat doğal yaşıyorsunuz, bütün dünyanız o andaki yaşadığınız yayla ve yaşadığınız ortam. Sosyal hayatınız hayvanlarla, tabiatla iç içe olmak. Sevdiğin bir kuzu olur onu süslersiniz tüm dünyanız o an odur. Yediğiniz içtiğiniz her şey özeldir. Örneğin anneannem daha yumuşak olsun diye keçi tiftiğinden eldiven yapardı. Gençliğimize çeyiz olarak kilimler heybeler döşekler hazırlanırdı.Giyimlerimiz kıyafetlerimiz hep doğaldı. Eskileri anlatıyorum gibi geliyor size belki ama ben aslında 90’ları anlatıyorum.
Bizde o zaman elektrik de yoktu. Ben çizgi film kahramanları falan bilmezdim. Sonradan öğrendik işte. Orada beyniniz daha rahat daha sakinsiniz ama daha da duygusalsınız. O duygusallığınızı sanalda, internette değil de, gerçekten yaşıyorsunuz. Bir çobanın kaval sesine hüzünleniyorsunuz mesela.
Orada hedefler farklı. Hayatla ilgili planlar daha belirgin. Evleneceksiniz birçok çocuğunuz olacak, koyunlarınız keçileriniz olacak gibi. Ancak o zamanlar biz “Türkmenler” dediğimizde sadece kendimizi biliyorduk ve o dönemlerde de vatan aşkı bayrak aşkı devlet ve toprağın kutsallığı bugünkü gibi bizim için çok önemliydi.
Sonradan yalnız olmadığımızı öğrendik, şehirleşme hayatımıza girince dünyada 350 milyona yakın Türk’ün olduğunu, bunların hepsinin “bir” olması gerektiğini “birlik” içinde olması gerektiğini anladık. Ve sadece bizim köyümüzle bu işin bitmeyeceğini anladık. Bu duygularla Karacadağ Türkmen Derneği’ni kurduk.
Neslihan Sultan PALA- Derneğinizin sitesini incelediğimde tarihçe bölümünde şu bilgilere rastladım. “TIRKAN / TÜRKAN / TİRKANLI AŞİRETİ: TÜRKLER anlamına gelir. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde "Ekrad ve Yörükan Taifesinden" gösterilmişlerdir. OĞUZLAR´ın 24 boyundan biri olan BEĞDİLİ boyuna mensupturlar. Önceleri KARAKEÇİLİLER´e tâbi iken sonradan Viranşehir´de (Urfa) bir derebeyi olan İbrahim Paşa bunları MİLLÎ aşîretine bağlamıştır. TÜRKAN aşîreti mensupları, TÜRK olduklarını bilen, Kurmançca konuşan bir TÜRK aşîretidir. Aşiretin en kalabalık olduğu yer Siverek’tir (Urfa).”  Tirkan aşireti Karacadağ’da mı yer almaktadır?
Nusret KAYA- Karacadağ eteklerinde 58 Tirkan Türkmen köyü bulunmaktadır. Başta Siverek olmak özere Hilvan, Ceylanpınar, Şanlıurfa merkezde ve Diyarbakır da Tırkan aşiretı yerleşmiş bulunmaktadır. Bunlar yakın zamanda köyden şehre yerleşen aileler. Bir de Karacadağ’dan başka şehirlere göç eden akrabalarımızla da derneğimizi kurduktan sonra tanıştık. Kırşehir de Karacakurt aşireti, Mersin Erdemlide Boynu inceli aşireti, G.Antep Barak ovasında Tirkanlı aşireti, Diyarbakır Bismil ilçesinde Tirkanlı ve Elazığ’da Tirkanlı aşiret mensubu akrabalarımızın varlığından haberdarız. Ve bu aşiretlerle iletişime geçip; düğünlerde, taziyelerde ve özel gönlerde görüşmelere başladık.
Neslihan Sultan PALA- Dernek bu anlamda amacına ulaşmış görünüyor. Aidiyet duygusu bu noktada çok önemli olsa gerek. Peki bize Urfa’nın etnik kimliği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Yani istatistiksel olarak yaklaşık değerlerle ne kadar Türkmen, ne kadar Kürt, ne kadar Arap, ne kadar Kürt, ne kadar dönme diye tabir edilen (farklı dinlere ve ırklara mensup) halk vardır?
Şanlıurfa bilindiği üzere feodal bir yapıya sahiptir. Bilinen bütün büyük aşiretler isimleriyle de bilindiği gibi Türkmen aşiretleridir. Örneğin Karakeçili aşireti (Kayı Karakeçilidir ve Kürtçe konuşurlar), Badıllı aşireti (Beydilli boyudur Kürtçe konuşurlar), Karahan aşireti (Zazaca konuşuyorlar), Canbeyli aşireti, Döger aşireti, Tirkanlı aşireti, İzollu aşireti (Malatyadaki İzollular Türkmen derneği kurmuşlar ve Türkçe konuşuyorlar), Mersavi aşireti (Yozgat ve Elazığda. Mersavi aşiret mensupları Türkçe konuşurlar ve Türkmen olduklarını söylerler, Urfa’daki aşiret mensupları Kürtçe konuşuyorlar), Kıssas beldesi (Alevi Türkmenleridir ve Türkçe konuşurlar), Bozova Yaslıca Beldesi (Türkçe konuşurlar Türkmen’dir).
Urfa’da Avşar’larında olduğu bilinmektedir. Akçakale ve Harran’da Arapça konuşan Türkmenlerin varlığı da bilinmektedir. Halfeti ilçesi ve Birecik ilçeleri çoğunlukla Türkmen boyu aşiretleri yerleşmiştir. Bunlar şu anda hatırladığım aşiretlerdir.
Neslihan Sultan PALA- Karacadağ Türkmen Derneği’nin amacı nedir?
Nusret KAYA- Başta bölgemiz olmak üzere, ülkemizin her köşesinde kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma esaslarını geliştirmek derneğimizin esas amacıdır. Birlik ve beraberliğimizin temeli olan kültürümüzü araştırmak, yaşamak, geliştirmek, yeni kuşaklara ve geniş kitlelere tanıtmak, sıkıntılarımızı, sorunlarımızı gidermek ve kalkınmayı sağlamak amacıyla projeler üretmek, çalışmalar yapmak ve sorunları ilgili makamlara iletmek de hem diğer amaçlarımız hem de yöntemlerimiz olarak sıralanabilir.
Neslihan Sultan PALA- Sıkıntılarımızı, sorunlarımızı gidermek dediniz. Bahsettiğiniz sıkıntı ve sorunlar nelerdir, biraz açabilir misiniz?
Nusret KAYA- Doğa insana müthiş bir yaşam disiplini veriyor. Gün güneşle başlar.  O doğal yaşam, o kıl çadırındaki yaşam dışardan çok zor görünür ama o yaşamı o şekilde de korumak lazımdır. Yaylaya gittiğinizde o insanların psikolojisini çok iyi anlayabiliyoruz. Her ne kadar onlar içinde bulundukları durumu kabullenmiş olsalar da, bizler gerek eğitimle gerekse şehir hayatına adapte olmamız sebebiyle bazı şeylerin daha çok farkındayız.
Biz katıldığımız panel ve seminerlerde de bu konuyu konuşuyoruz: “Oradaki şartları iyileştirelim ama o doğal şartları bozmayalım”. Ulaşım, arıcılık, hayvan yetiştirmeciliği, su kaynaklarının kullanımı ve benzeri konularda devlet gerekli hizmet ve yardımı sunabilmeli, kişilere sertifikalı programlar hazırlamalı. “Bu konuda neler yapılabilir?” derseniz örneğin yaylalarda yaşayanlar için okullara ulaşımı sağlama noktasında taşımalı eğitim sağlanabilir. Sağlık konusunda gezici sağlık hizmetleri oluşturulabilir. Yani şartların kolaylaştırılması ve oradaki insanların daha uygun şartlarda yaşamasını sağlamak çok önemlidir.
Neslihan Sultan PALA- Derneğinizin faaliyetleri hakkında bilgi verebilir misiniz?
Nusret KAYA- Biz önce kendi içimizde birliğimizi ve beraberliğimizin oluşması için çalışmalar ve birçok toplantı yaptık. Şükür bunu sağladık, herkes barış ve huzur içinde. Derneğimiz kurulmadan önce gerçekten Karacadağ bölgesinde bulunan Türkmen köyleri devletin bütün nimetlerinden mahrum bırakılmıştı. Biz muhtarlarımızla ve Aksakalı heyetimizle toplantılar yaparak sorunları dinledik. Yönetim kurulu olarak sorunları rapor halinde hazırlayıp ilgili mercilere sürekli sunduk.
Eğitimin çok önemli olduğuna inanıyoruz. Demin de bahsettim, Çıkrık Köyü İlköğretim Okulu’na 2 bin kitaptan oluşan bir kütüphane kurduk. Bu eğitim döneminde de ikinci kütüphanemizi kuracağız İnşaallah. Tabiki bu da Türkiye’deki Türkmen dernekleri ve federasyonları destekleriyle oluyor. Emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. 2012 yılında hiç şehir görmemiş 250 öğrenciyi iki gurup halinde Şanlıurfa’yı gezdirdik. İl Emniyet Müdürlüğümüze desteklerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
Karacadağ’da her yıl yaklaşık 10 bin fidan dağıtıyoruz. Şanlıurfa İl Orman Müdürlüğü desteğiyle. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Taş toplama projemizi Tarım Reform Genel Müdürlüğümüze sunduk çalışmalar devam ediyor.  SODES’e (Sosyal Destek Projeleri) 3 proje hazırladık destek alamadık. Karacadağ’da kadınlarımız için kıl çadırı, halı, kilim dokuma atölyesi bunlardan biriydi. Karacadağ’da köyler arası geleneksel futbol turnuvası 3 yıl düzenledik. Türkiye’deki bütün Türkmen şölenlerine Şanlıurfa’yı temsilen katılıyoruz. Batıya mevsimlik işçi olarak giden insanlarımıza sahip çıkılması ve desteklenmesi için batıdaki Türkmen Dernekleriyle ortak çalışmaları yapıyoruz. Orada yerinde işçilerimizi ziyaret edip sahip çıkıyoruz. Başta Adana ve Kırşehir illerimiz olmak üzere, Türkmen dernekleri ve federasyonlarının topladığı giyim yardımlarını köylerimizde ihtiyacı olan ailelere dağıtıyoruz. Yönetim kurulumuzun destekleriyle bölgede 8 cami ve 1 Kur’an kursu tadilat ve halı döşemesini yaptık. Her yıl düzenli olarak muhtarlarımıza ve aksakallı heyetimiz başta olmak özere üyelerimizin de katıldığı iftar yemekleri düzenliyoruz.
“HALKLAR BU KADAR UYUM İÇİNDEYKEN NEDEN SIKINTILAR VAR? BUNU İYİ TAHLİL ETMEK GEREKİR”
Neslihan Sultan PALA- Son zamanlarda çok konuşulan bir konuya değinelim şimdi. Türkmenler’in Kürtleşmesi ve Kürtler’in Türkleşmesi noktasında neler söylemek istersiniz? Bu durum bir tehlike midir? Bir asimilasyon mudur? Kaos ve kargaşa mı oluşturur?
Nusret KAYA- İnsanoğlu aslını ve feslini bilmelidir. Önemli olan bunları ayrılık unsurları yapmamaktır. Bakın Güneydoğuda birçok inançta ve birçok dilde konuşan insanlar yaşamaktadır ve aşiretler bulunmaktadır. Bu farklılıklardan dolayı asla aşiretler arası husumet bulunmamaktadır.
Halklar bu kadar uyum içinde yaşarken neden sıkıntılar var? Bunu iyi tahlil etmek gerekir. Güneydoğu’da Kültür ve Turizm bakanlığı güzel çalışmalar yapabilir. Örneğin Muş ovasında Bingöl yaylalarında, Ahlat yaylalarında, Barak Ovası’nda, Toroslarda, Karacağ’da, Munzur’da insanlarımızın dokudukları kilimin motifi aynıysa, kıl çadırı aynıysa, göçer kültürü aynıysa temel yaşam felsefesi aynıysa… Bunu çok iyi düşünmek lazım.
Yaşam şeklimiz aynıdır, kültürümüz aynıdır. Ama insanlarımız birbirinden çok uzak ve ön yargılı olmuş maalesef. Biz birbirimizi görerek yaşayarak değil söylemler özerine tanıyoruz buda bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Ben kendi aşiretim için şunu şöylüyorum: “Biz konuştuğumuz dilin değil yaşadığımız kültürün soyunu taşıyoruz”.
“İNSANIMIZA HER KONUDA SAHİP ÇIKMALIYIZ. ÖZELİKLE EĞİTİM KONUSUNDA. ŞUNU İYİ BİLİN, SİZ SAHİP ÇIKMASANIZ BAŞKALARI SAHİP ÇIKAR VE SİZE KARŞI KULANIR”
Neslihan Sultan PALA- Bu durumda -özellikle Türkmenler’in uyanışı şeklinde söylemlerin sıklıkla vurgulandığı bir dönemde- kişilerin özünü bulmasının önemine de vurgu yapmak gerekir değil mi?
Nusret KAYA- Kişiler özünü bulduğu zaman başkalarına çabuk malzeme olmaz. Öz iradesiyle hareket eder işte o zaman gerçek kardeş olduğumuzu anlayacağız. Aslında ayrı gayrı olmadığımızı anlayacağız.
Neslihan Sultan PALA- Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi petrol rezervlerine sahip Müslüman ülkeleri birbirine düşürüp sonra da orada asayişi ve huzuru sağlama adına bölgeye gelmek ve siyasi iradeye hakim olmak. Bu noktada tarihi süreç içinde yaşananlar herkesçe malum. Bu proje kapsamında özellikle doğu ve güneydoğuda bir Kürdistan kurma hayali de yer almakta ve gençlerimiz bu minvalde yönlendirilmekte. Ne acıdır ki Kürtçe konuşan herkes kendini Kürt, Türkçe konuşan herkes de kendini Türk zannetmektedir. Soru şu. Sizin derneğiniz özellikle PKK ile mücadele konusunda halkları bilinçlendirme noktasında nasıl hareket etmektedir?
Nusret KAYA- Dediğim gibi, gerçek tarihi ve kültürel çalışmalarla kendi özümüzü anlayacağız, tanıyacağız. İnsanımıza her konuda sahip çıkmalıyız. Özelikle eğitim konusunda. Şunu iyi bilin, “Siz sahip çıkmasanız başkaları sahip çıkar ve size karşı kullanır”.
İnanç da çok önemli bir konu. Biz her şeyden önce insanız ve Elhamdülillah Müslümanız. Dinimizin gereklerini de unutmamalıyız. Dinimiz okumayı ve kardeşçe yaşamayı emrediyor.
Neslihan Sultan PALA- Siz “Ben Türkmen’im ancak aşırı milliyetçi bir kimliğim yok” diyorsunuz. Önemli olan insan olmak noktasından hareket eden bir başkan olarak, aşırı milliyetçiliğin zararları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Nusret KAYA- Her şeyin aşırısı zararlı olduğunu düşünüyorum. Aşırılık insanları kör eder. Gerçekleri görmesini engeller. Tabi bu bazı değerlerde taviz verme anlamına da gelmez.
Neslihan Sultan PALA- Toplumsal ayrışma ve ötekileştirme kanayan bir yara. Toplumda ötekileştirmenin önüne nasıl geçilebilir?
Nusret KAYA- Birbirimizi çok iyi anlamalıyız. Biz karşılıklı konuşarak bütün sorunların çözülebileceğine inanıyoruz. Bir de asla ön yargılı olmamalıyız. İnsanlarımızla ancak bu şekilde daha rahat diyalog kurabiliriz. Toplumumuzda muhakkak ortak yanlar vardır yaklaşırken daha çok bunları dikkate almayız.
Neslihan Sultan PALA- Derneğinizin bundan sonraki hedefleri nelerdir? Bu konularda toplumdan ve medyadan neler beklemektesiniz?
Çok çalışmalıyız. Yapılacak çok iş var. Toplumun ötekileştirmeden birbirine sahip çıkması lazım. Bizler de ancak aracılık yaparız. Medyada gerçeklere sahip çıkmalı.
Neslihan Sultan PALA- Bize verdiğiniz kıymetli zamanınız için çok teşekkür ederim. 
Nusret KAYA- Ben teşekkür ederim.
Neslihan Sultan PALA