8 Ekim 2012 Pazartesi

İYİ KÖTÜ, GÜZEL ÇİRKİN MİLLİYETÇİLİK, İskender ÖKSÜZ


İYİ KÖTÜ, GÜZEL ÇİRKİN
MİLLİYETÇİLİK
İskender ÖKSÜZ
Milliyetçiliğin müspetinden, menfisinden, pozitifinden, negatifinden, ayırıcısından, birleştiricisinden, ulusçusundan, ulusalcısından söz ediliyor. Kötü milliyetçilik bol: Bölge milliyetçiliği, etnik milliyetçilik, ırk milliyetçiliği, mezhep milliyetçiliği. İyi milliyetçilik konusunda pek fikrimiz yok, çünkü kötülerini sayanlar, sıra iyisine gelince ya vakit dolduğu için kürsüden iniyor, yahut sütun dolduğu için bunu ileriki yazılara bırakıyorlar. Akla, malûm Bektaşi fıkrası geliyor. Sofu hocaya bir çocuk Allah nerdedir diye sorunca hoca başlamış... “Yerde değildir, gökte değildir, yukarıda değildir, aşağıda değildir...”. Bektaşi dayanamamış, “hadi hadi” demiş, “yoktur diyeceksin de bir türlü dilin varmıyor”. Birileri bizim milliyetçi olmamızdan hiç mi hiç hoşlanmıyor. Bunu açık açık yazıp çizen, ifade edenler var. Fakat onların seçmeni yok: NED, Açık Toplum Enstitüsü gibi Hükümetçe Organize Edilmiş Hükümet Dışı Kuruluşlar (GONGO’lar) ve onların desteklediği iç örgütler; Türkiye’ye, Türklüğe ve Türk Milliyetçiliği’ne husumetlerini açıkça ifade edenler. Seçmenli siyasilerin şartları farklı. Türkiye’de “milliyetçilik” halkın zihninde son derece olumlu bir konuma sahip. O kadar ki, seçmen siyasileri “ne kadar milliyetçi?” diye değerlendiriyor. Ne kadar milliyetçi ise o kadar iyi diye düşünüyor... Türk seçmeninin büyük çoğunluğu için “milliyetçilik”, dayanışma, birlik ve her şeyden önce “biz” demek. Bizim milliyetçiliğimiz de budur zaten... Aşağı sakal, yukarı bıyık... Hem halkın gözündeki yerinizi korumak hem de GONGO desteğini -aslında GONGO’ların G’lerinin, yani hükümetlerin desteğini- kaybetmemek istiyorsanız sık sık, “menfi milliyetçilik”ten bahsetmek iyi bir strateji. Ve milliyetçilik derken asla milletin ismini telaffuz etmemelisiniz. Böylece daha önce sözünü ettiğim “milletsiz milliyetçilik” veya “Türksüz milliyetçilik”le rahatlarsınız. TESEV’in tavsiyesi de buydu: Eğer Anayasa ve mevzuatın tamamında “Türk” yerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” koymak zorsa, “Türk” demeden “milletimiz” ifadesi de kullanılabilir.
Böylece seçmene, ben aslında senin milliyetçiliğine taraftarım; benim sevmediğim milliyetçilik seninki değil mesajını veriyorsunuz; G’lere de “ben aslında milliyetçi falan değilim, benim ‘millet’ dediğim hani sizin şu inşa ettiklerinizdir; yani idarî mekanizmadan ibarettir” diyorsunuz. Herkes rahat ediyor.
İmparatorluk politikası güden millet ve ülkeler milliyetçilikten haz etmez. Bu hep böyleydi.
Nitekim, “Aşağılanma Asrı” veya “Eşitsiz Anlaşmalar”, yani birinci emperyalizm döneminde, o zamanki globalleşmeye direndiği, milliyetçilik ettiği için Çin’e iki defa saldırılmış, ülke teslim alınmış, gümrükleri indirilmiş, afyon ithaline izin vermesi zor kullanılarak sağlanmış ve Hong Kong Çin’den koparılmıştı.
Aynı asırda Mısır’ın ilk İngiliz Genel Valisi Lord Cromer’in görüşlerini Edward Said özetliyor:
“Hükmedenin, tâbi ırktan gelen tekliflere ne ciddiyette önem vereceği Cromer’in Mısır milliyetçiliğine toptan muhalefetinden bellidir. Hür yerli müesseseler, yabancı işgalinin kalkması, kendi kendini yaşatan millî egemenlik gibi normal talepleri sürekli reddeden Cromer şüpheye mahal vermeyecek şekilde şöyle der, ‘Mısır’ın gerçek geleceği... dar milliyetçilik yönünde değil... daha geniş bir kozmopolitanizmdedir.’ Tâbi ırklar kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt etme kabiliyetine sahip değildir.”
Liberal emperyalizm imparatorluğu
Batının birinci emperyalizm dönemi sona ererken yıkılan son milliyetçi yönetimlerden biri de İran’dakidir. Musaddık o tarihlerde İngiltere’nin gözünde gereksiz milliyetçilik yapıyor ve İngiliz-İran Petrol Şirketi’nin (bugünkü British Petroleum-BP) İran petrolünü sömürmesine direniyordu. İngiltere, “Bu petrolün neye yaradığını bilen de, onu kullanan da, keşfeden de, çıkaran da biziz... İran’ın bu petrolde ne hakkı var ki?” anlayışındaydı. ABD’ye Başbakan Musaddık’ın devrilmesini teklif etti. Başkan Truman bunu emperyalistçe diye reddetti. ABD,  o tarihlerde, kendinin de bir zamanlar emperyalizm mağduru olduğunu unutmamıştı.  İngilizlere, “İran halkının büyük çoğunluğunca demokratik oyla seçilmiş başbakanını deviremeyiz” cevabı verildi. Truman’ın başkanlığı bitip yerine Eisenhover gelince İngilizler teklifi tekrarladı.  Bu sefer gerekçeyi değiştirdiler: “Musaddık komünist sempatizanı olabilir...” Bu, Eisenhover’in hassasiyetleriyle uyuşuyordu. CIA, MI6’nın da desteği ile 1953’te Musaddık’ı devirdi.  Stephen Kinzer bunları Şahın Bütün Adamları kitabında ayrıntısıyla anlatır.
Onlarca örnek verilebilir: İmparatorluklar milliyetçiliği sevmez. İster Avusturya Macaristan veya Osmanlı gibi klasik anlamda imparatorluk olsun, ister İngiliz, Fransız, İtalyan, Hollanda İmparatorlukları gibi birinci emperyalizm döneminin koloni imparatorlukları olsun, ister SSCB gibi ideoloji kılıflı imparatorluk ve ister post modern ikinci liberal emperyalizm imparatorlukları olsun... İmparatorluklarla millî devletler uyuşmaz.
Emperyal güçler karşılarında güçlü millî devletler değil etnik mozaikler görmek isterler: “Dikdörtgen Anadolu etnik mozaiği”. Ben bu ifadeye ilk kez,  TESEV Anayasa Komisyonu Üyesi Ümit Cizre’nin, “Türkiye’nin Kürt Problemi: Sınırlar, Kimlik ve Egemenlik “ makalesinde rastladım.  Makale, 2001 tarihli, birinci editörlüğünü Irak Kürdistan’ı Anayasası’nın mimarlarından Brendan O’Leary’nin üstlendiği “Devleti Doğru Boya Getirme: Sınırları Değiştirmenin Politikası” kitabında yer almaktadır.  Şüphe yok ki, bundan mesela bir asır sonra, ikinci emperyalist dönemin bu “bilimsel” çalışmaları, Genel Vali Cromer’in “Modern Mısır” ciltlerinin yanında yer alacaktır. Tâbileri milliyetçilikten vazgeçirmek için fikir alt yapısı gerekir:  Globalleşen dünyada artık millî devlete yer yoktur. Dünya tek ray üzerinde tek yöne, millî devletleri ve milliyetçiliği yok etmeye gitmektedir. Tıpkı 19. asırdaki kaçınılmaz gidiş gibi...
Uluslararası PEN 2009- 2012 Başkanı John Ralston Saul, globalleşmeyle milliyetçiliğin kaçınılmaz sonunun geldiği iddiasını değerlendirirken “Kaçınılmazlık, çırpınan ideolojilerin geleneksel son savunmasıdır” diyor (Harper’s, Mart 2005). Millet devletinin sönüp gideceği kehanetinin en zayıf tarafı, imparatorluk milletlerinin yaptıkları ile tâbi milletlere tavsiye edilenlerin zıtlığıdır. AB içindeki “hâkim” ülkelerdeki entegrasyon, tarih eğitimi, radyo-televizyon yayınları, dil gibi konulardaki uygulamalar ile bize tavsiye ettikleri arasındaki hâkim-tâbi zıtlığı... Saul’un dediği gibi, günümüzün imparatorluklarının merkezinde de millî ve sonuna kadar “nasyonalist” devletler bulunuyor.  Siyaset Bilimci Mehmet Akif Okur, “hâkim”lere ulus-devlet yerine “millet-imparatorluk” diyor. Ralston Saul, yıllar önce “pozitif milliyetçilik” kavramını -yeniden- telaffuz eden kişiydi. O zamanlar ben ve İbrahim Kiras da bu kavram üzerinde yazmıştık. Dış İşleri Bakanımız Sayın Davudoğlu’nun Hürriyet’te yayınlanan röportajı ile milliyetçiliğin iyisi, kötüsü, pozitif ve negatifi tekrar gündeme geldi.
Önce şu mezhep milliyetçiliği, ırk milliyetçiliği, bölge milliyetçiliği gibi kavram parazitlerinden temizlenmek gerektiğini düşünüyorum. Bir tek milliyetçilik vardır, o da millet milliyetçiliğidir. Bunu yazarken bile kuyruğunu kovalayan kedi misali totolojiye düştüğümü hissediyorum. Bunun dışındaki “milliyetçilik” tamlamaları bazen kasıtlı, bazen masum ifade hatalarıdır.  Az önce saydıklarıma sırasıyla mezhepçilik, ırkçılık, bölgecilik denir... 
Galatasaray dinciliği, Müslüman ırkçılığı ne kadar saçmaysa mezhep milliyetçiliği, bölge milliyetçiliği ifadeleri de o derece saçmadır. Avrupa’nın “nasyonalizm”leri, Sosyal Darvinizm ile ırkçılığa dönüşmüş müdür? Dönüşmüştür. Fakat Türk Milliyetçiliği veya Gökalp’in verdiği adla “Türkçülük” yine onun kelimeleriyle bir “terbiye ve hars [kültür]” meselesidir ve milliyetçiliktir. Başka hiçbir şey değildir.  Irkçılık ile milliyetçilik birbirine yakın değil belki birbirinin hasmı iki kavramdır. Tarihî tecrübemiz, ırkçılığın, milliyetçiliğimizin baş düşmanı olduğunu gösteriyor.  Bu düşmanlık iki türlü tezahür ediyor. Birincisi:  Millet yerine ırkı tuttuklarını sananlar, milleti millet yapan dil, tarih şuuru, kültür mirası, dinî kültür ve inanç gibi değerlere karşı son derece hoyrat, hatta tahripkâr ve “devrimci” davranıyorlar. İkincisi: Siyasî ümmetçilerden batıcı kozmopolitlere ve azınlık ırkçılarına kadar bütün milliyet aleyhtarları, millî devlet aleyhindeki münakaşalarını millî devlet eşittir kavim devleti, ırk devleti anlayışı üzerinden yürütüyorlar. Etnik mozaik saldırısı budur.
Milliyetçiliğin nasyonal olmayanı
Peki, pozitif ve negatif milliyetçilikler?
Milletler ve milliyetçilikler, millet denilen toplum birimlerinin yan yana yaşadıkları bir dünyada teşekkül eder. Bazı milliyetçiliklerde, diğerlerini itme, “biz öteki değiliz, biz ötekinden farklıyız, öteki bizden aşağıdır” hisleri ağır basar. Avrupa’nın nasyonalizmlerinin çoğunda bu özellik görülüyor. Gökalp ve onun Türkçülük anlayışında ise, iç çekim, millet mensuplarının öz değerlerine bağlılığı ve bu bağlılık etrafında teşekkül eden dayanışma, millî değer ve menfaatlerin savunulması hâkimdir. Buna pozitif milliyetçilik diyebiliriz.
Avrupa’nın bugünkü “nasyonalizm”ini Huntington şöyle misallendiriyor: “Bu yeni çağ için acı bir dünya görüşünü Michael Dibdin’in Ölü Göl romanının kahramanı Venedikli nasyonalist demagog çok güzel ifade ediyor: ‘Gerçek düşmanlar olmadan gerçek dostlar olamaz. “Biz olmayan”dan nefret etmezsek, “biz olanı” sevemeyiz. Bir asrı aşan duygusal terennümlerden sonra acıyla tekrar keşfediyoruz bu eski gerçekleri. Bunları inkâr eden, ailesini, mirasını, kültürünü, doğumuyla elde ettiği hakkı, bizatihi kendi benliğini inkâr eder. Böyleleri kolay affedilmeyecektir’” Ve Huntington kendi fikrini ekliyor: “Bu eski gerçeklerdeki gerçeği devlet ve bilim adamları da görmezden gelemez.”
Peki bizde? Biri doğumuzdan diğeri batımızdan iki anekdot: Azadlık meydanındaki karanfiller daha solmamışken Azerbaycanlı bir dostum bana, “Bizim halkın Ruslara bakışı, ‘Rustur, yazıktır’ şeklindedir” demişti. “Yazık”, Azerbaycan Türkçesinde acıma, ifade eden, “zavallı”ya yakın anlamda kullanılıyor. Diğer uçta, Bosna’da kuşatma altındaki bir Türk grubuna yiyecek dağıtan Türk subay, bir kadının diğerlerinin iki katı yiyecek aldığını görür. Kimse bu eşitsizliğe itiraz etmemektedir. Subayımız bunun sebebini soruşturduğunda kadının yiyeceğin yarısını yanına sığınan bir Sırp aileye verdiği anlaşılır. Soru üzerine kadın subaya hitaben, “Aç mı kalsınlar? Sen nasıl Müslümansın?” demiştir... O sıralar Sırp saldırıları devam etmekteydi.
Galiba en iyisi milliyetçiliği nasyonalizm diye tercüme etmemek...
03 Ekim 2012, iskenderoksuz@gmail.com 

1 Ekim 2012 Pazartesi

Kerkük Irak Türklerinde Türkçülük Davası Yazan: Sadun KÖPRÜLÜ


Kerkük Irak Türklerinde Türkçülük Davası
Yazan: Sadun KÖPRÜLÜ
Irak Türklerinin kutsal topraklarında yüce Türk tarihlerini kanlarıyla koruyarak Ana şehirleri Erbil, Kerkük, Musul ve tüm Türkmen elimizde millet Türkçülük, Atatürkçülük ilkeleri şuuru, sevgisi her gün başka önem, değer özellik özverilik taşmaktadır.
Gençlerimizin, Erlerimizin, kadın, erkelerimizin, çocuklarımızın, bu milli dava yollarını seçerek çalışma, yorulmaları ile aydınlatmaktadır.
Bugün Atatürk, Türkçülük, Türkiye sevgisi duygusu Irak Türklerinin gönlünde, iç damarlarında yüreğinde yer alarak coşmaktadır.
Bu uğurda Irak Türkleri milli davalarına içten bağlı olarak, canlarını, kanlarını vermeye ön sırada bekleyerek durmaktadırlar.
Irak Türklerini Anavatanları Türkiye’ye olan, bağlantıları uzun bir süreden beri güçlendirilmekle, tüm dünya Türkleri ile Türklük kardeşlik ilişkisini yaratmakla bağımsız, özgür, toprak, yerlerini kazanıp elde etmek için, özgürce yaşamak için mücadelemiz yolunda haklarımızı kullanmak almak için, dava mücadelemizi sürdürmeliyiz.
Çağlarca bizim bu milli davamız töreli, onurlu Türklük sevgisiyle büyüyen atılgan kahraman yiğit Türkçü düşünceli gençlerimizle, erlerimizle güzel parlak mutlu umut dolu yarınlara kavuşmak için, müjdelerle kutlanmaktadır, milli Türkçülük davamızın devam etmesi için, milliyetçi gençlik Türkçülük mücadelesi Türkmen elimiz de ve tüm dünya Türkleri topraklarında sonsuza tek sürecektir.
Türklük, Türkçülük yer yüzünde, tüm Türklerin bir araya gelmesiyle, milli bir devletin korunmasıdır,  doğru temiz sağlam milliyetçi ülkücü Türk olmak, Türklüğe hizmet için, her Türk olan önce kendi ailesini yetirerek, milletine hizmet etmelidir, kendi milletini severek Türklük uğrunda özveri diye,  her Türk Atatürkçülük, Atsız, Başbuğ prensiplerine, ilkesine şuuruna duygusuna varlığını canını, kanını adayarak, vererek vermelidir .
Her Türk tüm engellere baskılara, işkencelere karşı, yıkılmadan yenilmeden durmalıdır, Türk milletinin yükselmesi, mutlu olması parlak geleceğe sahip olması için, gece gündüz yorgunluk bilmeden çalışmalıdır, yorulmalıdır.
Türk gençliği kendi milletini düşünerek, ona karşı ülkücü içli vefalı özveri olarak, Türkçülük milli duygularını, doğrudan gönülden yansıtmakla, dünya Türklerinin lideri, önderi Atatürk’ün sağlam prensiplerine, ilkesine erişmek için,  büyük Türk milletine elinden geldiğinden fazla, yararlı çalışkan olmalıdırlar.
ve hiçbir karşılık, çıkar beklemeden ilkesine, prensibine bağlantılık göstermekle kendisinin sevdiği gibi, tüm dünya Türklerini de sevmelidir.
Her Türk Türkiye’ni, ve tüm dünya Türklerinin arasında, hiçbir ayrım yapmadan, kaynaşmalı sevmelidir, her Türk’ün her karış toprağını savunarak, mutluluğunu, iyiliğini, varlığını, değerini düşünmeli, acısın, çilesini, sevincini paylaşmakla ve kanını da bu uğurda  her Türk yurduna, toprağına adamalıdır .
Çünkü milletimiz sevgiden, hoşgörüden, insanlıktan bir parçadır, Türk milleti tüm insanlara, varlıklara tarih boyunca, yardım eden çok her kesi huzur içinde yaşatan büyük bir millettir.
Bizler yüce ulu Türk milletimizi dünyanın her yerinde, yüksek bir uzaya yetirmekle, dünyanın en modern uygarlığın sağlam, üstün yücelere ulaştırılması için tüm çabalarımızı, bir kutsal görev bilerek başarmalıyız.
Bu uğurda birleşerek Türk milletimizin her bir yerde, her bir ülkede bağımsız, özgürlüğüne kavuşmak için, kendi haklarına sahip çıkarak, yolundan milli dönmemelidir.
Dünyanın her yerinde, topraklarımızı, yerlerimizi kıyıcı düşmanlardan koruyarak, Türkçülük, Ülkücülük davamız için, kanlar verip şehit düşmek, önde gelen prensiplerimizdendir, artık Türk gençleri olarak bu bu ilke, prensiplerimizi kutsal bilmekle başarmalıyız.
Tüm ülkelerden milletimiz özgür olarak, milli kültürüne sahip çıkmakla, mezhep, şeve renk, hakkımızı eşit olarak sayılmalıdır ve tüm kuruluşlarımız temiz mücadeleci insanlarını, kendi yetenekleriyle görevlendirilmekle, milletimizin yararına çalışmalıdırlar, üzerlerine düşün milli görevde iyice yorulmalıdır.
Her Türk Türkiye’ni ve tüm dünya Türk’ünün arasında hiçbir ayrım yapmadan, kaynaşmalı, sevmelidir, kardeşçesine ilgilenmelidir, her Türk her bir karış yerini, toprağını canıyla, kanıyla savunarak, milletinin mutluluğunu, parlak geleceğini, varlığını düşünerek güzel yarınlara kavuşturmak için kardeşiyle tüm sevgide, mutlulukta, acı özlem, çilede her bir varlığını paylaşmalıdır.
Tüm ülkelerde milletimiz özgür olarak, milli kültürüne sahip çıkmakla eşit sayılmalıdır ve tüm kuruluşlarımızda temiz mücadeleci insanlarımız kendi yetenekleriyle, görevlendirmekle, millet yararına çalışmalıdır, bu nedenle doğru iyi temiz olan Türklere ayrımsız olarak, her kese mücadele yolunda milli görev sağlanmalıdır.
Ve tüm doğru Türk olana ilgimiz, sevgimiz artarak, bu milli sevgiden, aşktan asla vazgeçmeyiz, bu bizim milli Türklük duygumuz, ilkemiz hiçbir ayrımcılık olmadan birbirimizi kan kardeşcesine sevmeliyiz, birleşerek bir araya gelmeliyiz .
Türkçülük prensibimiz kutsaldır, yücedir milletimizi sömürgecilerden, düşmanlardan, işbirlikçilerden, hainlerden kurtarmakla, bağımsızlığını almakla bir an önce içimizde yaşayan engellerden, korkudan, kurtararak kötü huyları içimizden uzaklaştırmakla, haklarımızı aramaya öne doğru yürümeli, hak almaya çabalar göstermekle, kendi gücümüzle, onu ayakta durdura bilmek ve her çeşit acı, korkudan, baskıdan özgür yaşamayı kanla elde ederek, içten, milli duyguyla, çalışmalıyız, ve her Türk soydaşlarımıza, toprak yerini maruz kalmış olduğu tehlikelerden, saldırı baskılardan kurtarmalıyız. Onları düşmanların eli altında bırakmamalıyız, beraberce, birlikte Türkçülük, Atatürkçülük bayrağı altında, birleşerek, çalışmalıyız, ana haklarımızı almalıyız mas mavi, Ay yıldız bayrağımızı Türk birliğiyle tüm Türk dünyamıza dikmeliyiz, asmalıyız.

Demokratlar Platformu - Rasim Cinisli - YouTube

RASİM CİNİSLİ
MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ ESKİ GENEL BAŞKANI
AP VE DEMOKRATİK PARTİ ERZURUM MİLLETVEKİLİ

RASİM CİNİSLİ; O, Demirel’i daha ilk günden çözmüştü


SÖYLEŞİ

O, Demirel’i daha ilk günden çözmüştü

27 Mayıs’tan sonra MTTB’yi solun elinden alarak sağın ilk başarısına imza atan Rasim Cinisli, Demirel’in devlet idaresini bilmediğini Meclis’teki ilk yılında anlamıştı. Hanedan üyelerine affı da o gündeme getirmişti.
‘Ben hayatımda iki büyük rüzgâr yakaladım. Biri Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) Genel Başkanlığında, diğeri de DYP İstanbul İl Başkanlığı sırasında. Ama ikincisinin değerini DYP yönetimi bilemedi. Kim bilemedi? Özer Çiller bilemedi. Beni birtakım akçeli işlere karıştırmak istiyordu. Benim o işlerin dışında bir yapım vardı.
-Hiç yüz yüze geldiniz mi Özer Çiller’le?
Üç defa geldim. Biri, il başkanlığını kabul ettiğim gün Ankara’dan uçakla İstanbul’a dönerken, ikincisi de Sait Halim Paşa Yalısı’nda. Bana dedi ki ‘Sayın Cinisli, siz nasıl bir insansınız, sizi tanımak istiyorum.’ ‘Hayrola’ dedim. ‘Ben’ dedi ‘kime sorduysam sizin hakkınızda öyle şeyler söylediler ki böyle bir insan olur mu dedim. Çok iyi şeyler söylendi hakkınızda.’ Üçüncü konuşmamda ayrıldık zaten. O da anlatmaya değer bir iştir yani. Yetkisiz ama etkili ellerin parti yönetimine bu denli girdiğini orada gördüm. Ama ben işin başında Tansu Hanım’a söylemiştim. ‘Biz Süleyman Demirel’den ders gördük. Siyasette insanı kullanırlar, sonra sigara izmariti gibi ayağının ucuyla ezer, kapı eşiğine bırakırlar. Böyle bir tecrübe yaşamak istemiyorum’ demiştim.”
Sözü geçen kişi, Tansu Çiller’in, 1994’ün son günlerinde, DYP’nin bir türlü dikiş tutturulamayan İstanbul’daki parçalanmışlığını sona erdirmesi için partinin il başkanlığına getirdiği eski Adalet Partisi (AP) ve Demokratik Parti milletvekili Rasim Cinisli. Cinisli, var gücü ile, Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ndeki gibi sol karşıtı eğilimleri Demokrat Parti fikri altında bir araya getirmeye çabalamış, bunda epey de başarılı olmuştu. Hatta Tansu Çiller bile bundan çok memnun kalarak önünü açmıştı. O kadar ki kabinedeki bakanı bile Başbakan Çiller’e ulaşmak için ondan ricada bulunmuştu bir keresinde. Ancak bir süre sonra yoluna bazı taşlar düşmeye başlayınca bu işin ‘tamam’ olduğunu anladı. İlginç olan, işi kabul etmeden önce tüm bunların Tansu Çiller ile konuşulmuş olmasıydı.
Rasim Cinisli’nin, hayatı öğrencilik yıllarından itibaren milliyetçi-muhafazakâr çevreler açısından başarılarla doludur. 1965 yılında MTTB Başkanlığı’nı solun elinden alarak o dönem için sağın ilk önemli başarısına imza atmıştır. Bu süreçte, seçimleri yine eski sol yönetimin kazandığını sanarak onlara para gönderen Sovyet Rusya’nın öğrenciler üzerinden komünizme desteğini de ortaya çıkaran odur.
Sonrasında, 12 Ekim 1969 seçimlerine katılabilmek için yaşını bir yıl büyüten Cinisli, Erzurum’un kurt politikacılarını da geride bırakarak ilk sıralarda Meclis’e girmeyi başarmıştır. Fakat çok kısa sürede Demirel’i tanıyıp onunla ülke idaresine yönelik fikir ayrılığına düşer Cinisli. Sadece o değil. Onun gibi, sonradan sayıları 41’e kadar düşse de girişimleri 72’ler Muhtırası olarak anılacak milletvekilleri vardı AP’de. Cinisli, bir tarafta siyasi ikbal, bir tarafta kafasındaki millî-manevi ideallerle örtüşmeyen Demirel’in gidişatını koyup, vicdan muhasebesi yapar. Siyasi ikbali bir yana bırakıp o zor kararı verir. Henüz bir yıllık milletvekili iken, sola açık bulduğu bütçe oylamasına ‘hayır’ oyu vererek Demirel hükûmetinin düşürülmesine vesile olanlar arasında yer alır.
Bunun üzerine Cinisli dâhil bir kısım milletvekili partiden ihraç edilince, Ferruh Bozbeyli’nin başkanlığında 18 Aralık 1970’te Demokratik Parti’yi kurup, hızla teşkilatlanmaya başladılar. 12 Mart 1971 muhtırasına da az bir süre vardır. Adana ve İzmir mitingleri için hâlâ Cinisli “Ben hayatımda –bugün dâhil– öyle coşkulu ve büyük miting görmedim.” demektedir. Fakat parti 12 Mart’tan sonra tek bir yerde dahi teşkilatlanma sağlayamaz. Vatandaş, ‘evet, bunlar dürüst, namuslu adamlar’ diye düşünse de sevip sevmediğine bakmadan yeter ki sivil idare olsun diye yine Demirel’den vazgeçmemiştir: “Hatta şu kadarını söyleyeyim. Erzurum’da muteber insanlardan Alvarlı Hocam bana bir mektup yazdı. O mektubu saklarım hâlâ. Mektubunda ‘Rasim Bey, canavarı görünce çoban değneğine sarılırlar.’ dedi. Özeti bu.”
1974’te Osmanlı Hanedanı’nın erkek üyelerinin Türkiye’ye girişini sağlayacak maddeyi Meclis kürsüsünden seslendiren de Rasim Cinisli’dir. Peki, kimdir Rasim Cinisli?
Kendisinin anlatımlarına göre, rivayet olunur ki Sultan Murat zamanında sarayda içağası, bugünkü içişleri bakanlığı gibi bir konumda bulunan Cinisli’nin büyük büyük dedelerinden Hacı Ömer’in oğulları Celali İsyanlarını bastırmak ve toprağı işlemek üzere üç koldan bölge ve civarında vazifelendirilmiş. Oğullarından biri Erzurum’a, biri Şam’a, diğeri de Trabzon’a gitmiş. Rasim Cinisli’nin ailesi Erzurum’un Aşkale ilçesinin Cinis köyünden olan koldan. Kanunu çıkınca aile Cinisli soyadını almasına rağmen asıl unvanları Hacıömeroğulları’dır; ki Trabzon’dakiler bu soyadını kullanmaya başlamış bile.
Cinisli’nin büyük dedesi Abdürrezzak Bey, büyük arazi ve ilim sahibi olan, el yazması kitapları bulunan bir zattır. Onun torunu da Cinisli’nin dedesi olan Tahsin Bey çok saygın biridir. I. Meclis’e davet edildiği hâlde bu sorumluluğu kabul edememiştir.  Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir adlı kitabında Cinis beylerinden bahseder ve Rasim Bey’in babası Naci Bey’in misafiri olur. Naci Bey evliliğini Ulviye Hanım’la yapar. Ulviye Hanım’ın babası da Erzurum’da Kırbaşzade Fevzi Bey diye maruf, Ermeni mezaliminde şehri korumak için geceleri mahalle mahalle gezip Ermenilere karşı savaşan biridir. Hakkında türküler de yakılmış Fevzi Bey’in bir özelliği de, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ilk kurucusu ve Erzurum Kongresi hazırlayıcılarından olmasıdır. Daha sonraki siyasi karmaşada çiftliğine çekilmiş olmasına rağmen adli merciler önüne çıkarılmadan kurşuna dizilenlerden biridir. Emir verenlerin başında Tatar Hasan Paşa vardır. Ki, o da yazar Çetin Altan’ın dedesidir.
Naci Bey ile Ulviye Hanım’ın Sadrettin, Kadrettin, Besim, Rasim ve Şevki isimlerini verdikleri beş çocukları olur. Kışı Erzurum’da, yazları köyde yaşayan Cinisli’nin hayatında köy çok etkilidir.
Erzurum’da Tatbikat İlkokulu’nda eğitime başlayan Cinisli, Erzurum Lisesi’ni 1958 senesinde bitirir. Çok renkli bir lise hayatı olur. Lise adına konuşmaları o yapar, nutuklar hep ona bakar. 1960 darbesinin ardından Ötüken Yayınevi’ni birlikte kuracağı arkadaşlarından Nevzat Kösoğlu da liseden arkadaşları arasındadır. Nevzat Kösoğlu, yazdığı hatıratında Rasim Bey’in Ötüken’den neden ayrıldığını hatırlayamamıştır. Cinisli’nin Ötüken’den ayrılmasının sebebi 69 seçimlerinde milletvekili olmasıdır. Ve bu yolu, ticaretle siyaseti birbirinden ayırmak için tercih etmiştir.
1958-59 senesinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumaya başlayan Cinisli, o zamanlar Mehmet Barlas –ki Marksist gençliğin önderlerindendir–, Ahmet Ketenci, Bozkurt Nuhoğlu gibi günümüzün tanınmış solcu şahsiyetleri ile karşı karşıya mücadeleye başlarlar. Özellikle Cinisli, Nevzat Kösoğlu ve Niyazi Özdemir ‘bu mücadelenin üç temel taşıdır’. Cinisli’nin hayatının bu dönemi bile başlı başına bir romandır aslında. O güne kadar Halk Partisi Gençlik Kolları’nın hâkim olduğu Hukuk Fakültesi’nde Genç Hukukçular Grubu’nu kurarak mücadeleyi başlatırlar: “27 Mayıs, Halk Partisi’nin, hatta İsmet Paşa’nın gizli mimarlığını yaptığı bir olay. İsmet Paşa’nın altında kademeli olarak Turhan Feyzioğlu var, üniversite ile meşgul olan. Feyzioğlu ile birlikte Muammer Aksoy’lar var Ankara’da. İstanbul’da da Tarık Zafer Tunaya’lar, İsmet Giritli’ler, (Ali Nail) Kubalı’lar gibi bir grup var. Ayrıca dernek ve cemiyetlerin içinde olanlar, işte Orhan Birgit, Suphi Baykam, Nejat Çermen, Kemal Okvuran, Metin Kumbasar, Memduh Erdem’ler var.” Ergenekon’da da yine üniversiteler ve yine rektörler var ama, neyse…
Yassıada duruşmalarını bir hukuk öğrencisi olarak izleyen Cinisli, orada Menderes’in devlet sırlarını hayatı pahasına savunup dik duruşuna şahit olur. 27 Mayıs sürecinde CHP şemsiyesi altında olmayan herkes gerici, düşük, kuyruk, yobazdır. Kimsenin kimseye selam veremediği bir ortamda mücadeleye girişen milliyetçi muhafazakâr bu gençler kendilerini ispat etmeye çalışırlar. 27 Mayıs’tan sonra Millî Birlik Komitesi (MBK) üyelerinin İstanbul Üniversitesi’ne gelip darbeyi anlatacakları bir toplantı öncesi cesaretleri yerine gelir. Kastro Nuri lakaplı Nuri Yazıcı, 3-4 bin kişinin bulunduğu amfide ‘Ali Fuat Başgil istifa’ diye bir yazı yazar tahtaya. Cılız bir alkış sesi duyulur. Ardından biri çıkar ve o yazıyı siler. Bu sefer çok kuvvetli bir alkış kopar: “O zaman anladık ki biz üniversitede varız.” Bu hadise, milliyetçi muhafazakâr gençlik için bir başlangıç noktası olur.
İkincisi ise İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde Atatürk anıtının önünde komünizme karşı nutuk atmaya başlayınca olur. Ortalık karışır. 7-8 milliyetçi-muhafazakâr öğrenci kendilerini Rektör Sıdık Sami Onar’ın odasında bulur. Garnizon Komutanı Faruk Güventürk de odadadır. Eşi Erzurumlu olan Güventürk, bir gece önce, 12 Mart’ta Erzurum’un Kurtuluş Balosu’nda Cinisli’nin kılıç (köroğlu) oyununu beğeniyle izlemiştir. O gösteride elinden yaralanan Cinisli’yi bandajdan tanır: “Dadaş sen de mi bu gericilerle, bu yobazlarla, bu kuyruklarla berabersin? Yakıştıramadım sana’ dedi. Ben de “Paşam ben Erzurumluyum, Moskofların şehid ettiği dedelerimin kan izleri bugün bile Aziziye Tabyaları’nın duvarlarında duruyor. Dünyanın neresinde olursa olsun iki kişi komünizmi telin ediyorsa üçüncüsü mutlaka ben olurum’ dedim. Rektör paşaya, paşa rektöre baktı. Bir süre sessizlik olduktan sonra Güventürk, ‘Çıkın dışarı’ dedi.”
O sözden sonra Rasim Cinisli sağcı öğrenciler arasında bir nevi lider konumuna geçer. Bu, âdeta MTTB Başkanlığı’na giden yolun ilk basamağı olur. Cinisli, Niyazi Özdemir ve Nevzat Kösoğlu, üçü, fakültelerdeki talebe cemiyetlerinin yönetimlerine girmedikleri hâlde seçimleri idare etmeye başlarlar. 1960 ile 65 arasında sağcı öğrencileri organize ederler. O süreç sonunda, 18 Mart 1965’te Bursa’daki seçimlerde o ana kadar hep solun elinde bulunan Millî Türk Talebe Birliği’ni almayı başarırlar. Başkanlığı döneminde çok ilginç hadiseler yaşar. Birisi Demirel ve İsmet İnönü ile ilgilidir.
DEMİREL’İN TAVRI ÇOK AĞRIMA GİTTİ
MTTB Yönetim Kurulu, seçimlerden sonra başkente gitmeyi âdet edinmişti. Cinisli’yi de alıp bakanlar ve Meclis üyeleri ile görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya götürürler. Meclis Kulisi’nde karşılaştıkları Bülent Ecevit, Cinisli dışındakileri tanımaktadır. Hemen onları İsmet İnönü’ye götürür. İnönü, Meclis oturumundan çıkıp Turan Feyzioğlu, Kemal Satır ve Ali İhsan Göğüş ile beraber onları CHP Grup odasında hemen kabul eder. İnönü “E, anlat bakalım, ne yapıyorsun” diyerek söze girer. Cinisli’nin cevabı “Siyasi partiler gençlik hareketlerinden elini eteğini çekmeli” olur. Bu sefer İnönü “Bunun bir kanunu yok mu? Siz de karıştırtmayın” deyiverir. Cinisli de “İzin vermiyoruz da onlar dolanarak geliyor” deyince yeni ekibin CHP zihniyetinde olmadığını anlayan İnönü konuşmayı daha uzatmaz. Hatta nezaket kurallarını da ihlal ederek ikram ettiği çayı içmeden kalkıp gitmek ister. Fakat yanındakiler mâni olur.
İnönü’yle böylesi bir diyaloğa giren Cinisli, diğer parti liderleri ile de görüşmeyi kafasına koyar. AP’nin başkanı olan Süleyman Demirel’den araya adam koyarak randevu almaya çalışır, ancak iki gün sonraya alabilir: “Demirel’in bizi böyle bir zoraki kabulü var. Demirel kapıya karşı şöyle ensesini dönmüş, elinde de tokmak. İçeriye talebe lideri mi giriyor, tavuk mu giriyor umurunda değil. Yanına kadar gittik, zoraki bir kıpırdadı. Kalktı, ‘buyurun’ falan dedi. Benim çok ağrıma gitti bu tavır.”
-Orada onunla ilgili bir değerlendirme yaptınız mı?
“Yaptım. Üç-beş dakika konuştuk. Vaktini fazla israf etmemek için ‘Tamam beyleeer’ dedi, kalktı. ‘Allah’a ısmarladık’ demek üzereyken ben ‘Sayın genel başkan, CHP sola verdiği tavizle gençliğini İşçi Partisi’ne kaptırmıştır. DP, gençliğe önem vermediği için malum akıbete uğramıştır. AP’nin gençliği yoktur. AP aşağıya kök salmaya, yukarı filiz vermeye mecbur bir orta kuruluştur. Gençliği yoktur.’ der demez ‘Rasim Bey buyurmaz mısınız?’ dedi. Ben de ‘Teşekkür ederim. Bugünlük bu kadar ziyaretimizi kabul edin.’ dedim ve çıktım.” Diğeri daha da mühim. Hep tartışılan komünizm propagandası için Sovyet Rusya’dan gelen finans desteğinin ortaya çıkarılmasıdır. Bir gün bankacı, Sovyet Rusya’dan Osmanlı Bankası’na MTTB adına para geldiğini haber verir. Ruslar, muhtemelen 1965 seçimlerini de eski solcu yönetimin kazandığını zannetmektedirler hâlâ.
Cinisli hemen dekontları alıp Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’ye çıkar. Bunun öncesinde AP Başkanı Demirel’den randevu ister, o yine iki gün sonraya atar. Derken Başbakan Ürgüplü’ye belgeyi götürür. O da anında Demirel’i çağırır. Süleyman Demirel, randevu vermediği kişileri başbakanın yanında görünce kıpkırmızı kesilir. Ürgüplü, Cinisli’yle sohbet eder, sırtını okşar, ‘Sen git, tetkikini yaptırır, sana bilgi veririz’ der. Aradan çok kısa bir süre daha geçer. Sovyet Rusya’dan ikinci kez MTTB hesabına para gelir. Cinisli onu da Ürgüplü’ye bildirir. Üçüncü kez para gelince Rasim Cinisli spekülasyonların önünü kesmek için hemen notere beyanda bulunur. Paranın bir kısmını alır. Fakat sonradan tekrar almaya gittiğinde izlendiğini fark eder. Aldığı parayı da notere söylediği gibi Komünizmle Mücadele Derneği’ne havale eder. Fakat Başkan İlhan Darendelioğlu bunu kabul etmez. Cinisli’nin hatırlayabildiği kadarı ile gelen paraların miktarı 4-5 bin dolar civarındadır.
Rasim Bey’in planı, tümüyle belgelediği bu olayı, o zaman ikinci öğrenci oluşumlarının çatı kuruluşu olan ve solun elinde bulunan Türkiye Millî Talebe Federasyonu seçimlerinde kullanmaktır. Fakat İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Mehmet Şavata, çok zayıf bir noktaya geldiği anda bu bilgiyi ağzından kaçırınca Cinisli de olayı duyurmak zorunda kalır. Kamuoyunda şok etkisi yapar olay. Bu hadiseden sonra bir gün AA’nın bir bayan muhabiri Cinisli’ye şöyle bir itirafta bulunur: “Sen ne biçim adamsın! İsmet Paşa’ya söz verdik. Seni 3-4 ayda alaşağı edeceğimize. Bir açık vermedin be bize!”
MTTB o zaman 29 Mayıs İstanbul’un Fethi gününün formalite olmaktan çıkarılarak halka indirilmesine de vesile olur. Kıbrıs, Pakistan mitingleri yapar. Çanakkale Şehitliği’ne ziyaretler düzenler.
1969 seçimlerinde, Erzurum’dan ikinci sırada TBMM’ye girer. Daha ilk yılında yaşadığı birkaç hadise ile Demirel’in yönetimine ters düşer. Türkiye’yi karıştırmayı hedefleyenler, özellikle sol, silaha sarılmış, Yıldız Teknik Okulu’nda bir öğrenci vurulmuştur. Hasan Korkmazcan gibi kendisi de üniversite derneklerinden geldiği için Cinisli bu olayı araştırmak ister. Sonunda Korkmazcan grup toplantısında olayları değerlendiren bir konuşma yapar. O kürsüden inmeden Demirel sözü alır ve o meşhur konuşmayı yapar: “Devlet güçlüdür, devlet kuvvetlidir. Üç-beş anarşistin yolda yürümesi ile yollar aşınmaz.” Demirel ardından da Rasim Cinisli’ye doğru döner: “Yani’ dedi ‘Türkiye’de demokrasiyi MTTB mi kurtardı?”
Cinisli böyle bir tokadı beklememektedir. Yanlış yaptıkları hissine kapılır önce. Fakat Demirel’in bir hafta sonraki konuşması, Cinisli’yi yine şaşkına döndürür: “Eyvah’ dedim, ‘bu zat devleti bilmiyor.”
Bu süreç sonunda AP Meclis’te, ‘Yeminliler’ 41’lerin oluşturduğu iki gruba ayrılır. Cinisli gibi düşünenler zamanla partiden ihraç edilince onlar da Demokratik Parti’yi kurarlar. 12 Mart’ı burada karşılayan Cinisli, o zaman yaşananlara ancak seneler sonra ortaya çıkan hatıratlar sayesinde vâkıf olabilir. Fakat asıl merak ettiği gerek 27 Mayıs’ın gerekse 12 Mart’ın ve diğer darbeci hareketlerin ‘dış bağlantılarının varlığıdır.
  EYVAH! CHP ATEŞ PÜSKÜRECEK
  Demokratik Parti’nin en önemli hizmetlerinden biri, 1974 Af Kanunu’na ilave edilen 8. madde ile hanedanın erkek mensuplarının ülkeye girişine imkân sağlaması olur. Tabii bu kolay olmamıştır. Bülent Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ açıklaması üzerine Süleyman Demirel’in 2005 yılında ‘Bu konular Türkiye’de daha 50-100 sene konuşulmaz’ dediğini de hesaba katarsak, o yıllarda böyle bir girişimde bulunmanın ne denli ateşten gömlek olduğunu anlamak mümkündür.
  Trabzon milletvekili Necati Çakıroğlu, konuyu Demokratik Parti grubunda ayaküstü gündeme getirir. Kamuoyunda ‘saltanatı istiyor, hilafeti istiyor’ gibi tartışmaları beraberinde getireceğinden bu işi kimin üstleneceği tartışıldığı bir anda parti adına Cinisli bu görevi alır: “Ben birinci konuşmamı yaptım. O arada CHP’den birkaç kişi söz istedi. ‘Eyvah, ateş püskürecek, şimdi neler söyleyecekler?’ dedik.” Cinisli’nin konuşması tatminkâr bulunur. Fakat Meclis’te oylama sırasında CHP aleyhte oy kullanır.
   Tabii bu arada Hürriyet, devlet gazetesi olmanın gereğini hemen yapar! Demokrat Partililerin ‘hırsıza, bölücüye’ af çıkarken suçu olmayanların ülkeye girişine engel teşkil eden bir durumun ortadan kaldırılmasını ‘Osmanlıların son oyunu. Türkiye üzerine herkes bir pazarlığa girişmiştir.’ şeklinde bir dizi yazı yayımlayarak engellemeye çabalar Hürriyet. Bu arada af, Senato’ya gider. Cumhuriyet Senatosu’nda AP çoğunluk, CHP azınlıktadır. Herkes bu iş tamamdır diye beklerken AP’li İhsan Sabri Çağlayangil’in öncülüğünde 8. madde Senato’da kanun metninden çıkarılır.
Cinisli’nin tahminine göre, gazetenin ‘hilafeti, saltanatı istiyorlar’ çıkışına karşı Demirel, suçlamalardan kurtulmak ve tehlikeden kendisini sıyırmak için 8. maddeyi metinden çıkarmayı düşünmüş olabilirler. Fakat bulunan kılıf başkadır: “Arsızlar, hırsızlar, vatan bölücülerin affı için çıkarılması düşünülen bir metinde böyle bir madde yer almasın. Ona müstakil bir kanun yapalım.” Gerekçe makul fakat Demirel 2005 Türkiye’sinde dahi bu konunun konuşulmasına taraftar değildir hâlâ.
Mücadelelerden sonra kanun ikinci kez Meclis’e gelir. 15 Mayıs 1974’te Meclis’ten geçen kanun için CHP bu sefer çekinser kalır ve 8. madde ittifakla kabul edilir. Osmanlı şehzadelerine vatan yolu açılır.
Bu arada 1974 Af Kanunu konusunda bugün yanlış bilinen bir husus vardır. Kanunun belli bir noktası Meclis’te görüşülmüş fakat kabul görmemiş. Konu Anayasa Mahkemesi’ne gidince usul yönünden bozulmuş. Dolayısıyla mahkeme bir usul maddesini iptal ettiği için otomatik olarak bütün hapishaneler boşalmış. Affın bu kadar geniş uygulanması Meclis’in kararı değil, Anayasa Mahkemesi’nin icraatıdır yani. Fakat sol, istediğini almış, taraftarlarının tamamını salıverilmiştir bu kanunla.
Eski cumhurbaşkanlarından Celal Bayar’ı evinde ziyaret ettikleri bir anda, af kanunu ve Anayasa Mahkemesi’nin tavrı gündeme gelince Bayar, ‘Genç Mebus’ dediği Cinisli’ye tarihî bir itirafta bulunur: “Hâkimlerin yanlışını, cumhuriyet tarihindeki hukuk kurumunun tutarsızlığını ifade etmek için ‘Biliyorsun ben Abdülhamid’e silah çekmiş bir adamım. Ama şimdi anlıyorum, -o zaman 91 yaşında idi- bu yaşımda itiraf edeyim, Abdülhamid’in kurmuş olduğu adalet mekanizmasını, onun yetiştirmiş olduğu hâkimleri biz cumhuriyet tarihinde yetiştiremedik’ dedi.”
Cinisli’nin çok aktif bir öğrencilik hayatı olduğu ve DP çizgisinden geldiği için de Menderes ailesiyle pek çok hatıratı vardır. Bir tanesi, Yüksel Menderes’in vefatında, taziyede bulunmak üzere ziyaretlerine gittiğinde gerçekleşir. Yassıada’da Menderes’i savunan, o sırada da Millî Eğitim Bakanı olan Orhan Cemal Fersoy da taziyeye gelir ve Berin Hanım’a “Bu aileye siyaset iyilik getirmiyor. Başbakan ve Yüksel Bey’in bu yolda hayatları söndü. Allah bağışlasın Mutlu Bey ve Aydın Bey’e izin vermeyin.” der. Berin Hanım’ın cevabı hâlâ Cinisli’nin hafızasındadır: “Berin Hanım ‘Siyaset, devlete millete hizmet etmek için yapılmaz mı? Eğer kaderde varsa trafik kazaları da var. Çocuklarım vatana millete hizmet etsinler de varsın ne gelecekse bu hizmet için gelsin başıma’ diyerek Aydın ve Mutlu beylere siyaset yolunu göstermiştir.”
Aile ile ilgili bir başka hatırası şöyledir Cinisli’nin: “Yine taziye ziyaretinde Fatin Rüştü Zorlu’nun annesi Güzide Hanım da vardı. Güzide Hanım bir uçak yolculuğunda İsmet İnönü’yü yakasından tutup ‘Oğlumun katili’ diye, yüzüne karşı haykırmıştı. Nasıl oldu ise Güzide Hanım yine celallendi ve ordu aleyhine verdi veriştirdi. Bunun üzerine Berin Hanım, Güzide Hanım’a ‘Abla haksızlık etmiyor musun? Ordumuz Peygamber Ocağıdır. İçlerinden çıkan üç beş maceracı yüzünden orduya ta’n edilir mi?’ demişti.”
1976’da Süheyla Hanım’la evlenip Fevzi, Murat ve Zehra isimlerinde üç çocuğu dünyaya gelen ve 1977’de TBMM’ye veda eden Cinisli, iki defa oy isteyip aldığı Erzurumluların karşısına ‘Demirel’de yanıldım, Bozbeyli ile de siyasetin çarkları arasında başarılı olamadım. Üçüncü defa oyunuza talibim’ diyerek çıkmanın uygun olmayacağı düşüncesindeydi. Fakat 80 öncesi dönemde, AP İstanbul il kongresinde gıyabında, her iki listeden de aday gösterilip kazanarak Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığındaki AP yönetim kurulunda bulunan Cinisli, rahmetli Turgut Özal’ın da ANAP’ı kurarken aradığı ilk isimlerden biriydi. Metin Emiroğlu ile birlikte Sadıklar Apartmanı’na giden Cinisli, burada Özal’la görüşmüştü: “Hiç tereddüt etmeden ‘sizinle beraber tabii olurum ağabey’ dedim. ‘Bizim bir tecrübemiz var ağabey, sen de biliyorsun. En az 30-40 yılı bir arada yaşamış, dostluk yapmış insanlarla biz Demokratik Parti’yi kurduk. Birbiri ile bu kadar anlaşan insanlar sonra dağıldı. Bizim içimize bir yaban girdi, bizi perişan etti, parçalandık’ dedim.
-Kimdi o?
Onu söyleyelim mi, rahmetli olmuş. Ajans-Türk’ün sahibi Nejdet Evliyagil.”
Cinisli, Özal’a burada kimlerle beraber olduğunu, ikincisi, Aydın Menderes’le ‘bir gün kendi siyasetimizi yapacağız diye bir kavlinin’ bulunduğunu beyan eder. Özal da “Orada tek kişi olacak, o da benim” deyince zaten Süleyman Demirel’in tek adamlığından kaçan Cinisli, Aydın Menderes’le kavlini de düşünerek, sonradan ‘acaba’ dese de pişman olmadığı kararını o an verir. Burada Aydın Menderes’in ‘Kim giderse gitsin ama sen gidersen beni ilzam edersin’ sözü de etkili olmuştur. Fakat Aydın Bey, daha sonra politikaya ondan ayrı devam eder.
Milletvekilliğinden ayrılınca avukatlık da yapamayacağını anlayan Cinisli, kardeşlerinin daveti ile Karaköy’de ticaretle alakadar olur. 1982 senesinde de İran’a önemli bir pancar motor ihracatı gerçekleştirir. İran’dan dönüşünde teşhis konulamayan bir hastalığa yakalanır. Cinisli, ancak Bakırköy Akıl Hastanesi Baştabibi olan Yıldırım Aktuna tarafından tedavi edilebilir. Böylece onunla iyi bir dostluk geliştirir. Cinisli’nin özelliklerini ve yakın çevresini bilen Aktuna, onu İstanbul İl Başkanlığı için Çiller ile beraber DYP’ye davet eden kişi olur. Buradaki ibretlik dönemden sonra Türkiye İçin Birlik Hareketi’ne öncülük eden Cinisli, Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’yi kurma sürecine paralel Türk siyasetinde ne yapılabilir sorusuna cevap arar. AK Parti iktidara gelince de Hareket’ten vazgeçer.
Türk Folklor Kurumu’nun kurucularından Rasim Cinisli’ye göre DP çizgisindeki yelpaze elan boştur: “Bu siyasi fikri 27 Mayıs darbesi bile değiştirememiştir. Peki, bugün DP barajın altına inmişse, bunun müsebbipleri kimlerdir? Sayın Demirel, Sayın Cindoruk, Sayın Çiller, Sayın Ağar ve diğerleri bu sorumluluğun altında değil midir? Bizi bu hâle düşürenler kurtarıcı olarak düşünülmektedir. Garabet şuradadır ki bizi bu hâle düşürenleri hâlâ kurtarıcı olarak kabul etmekteyiz.”
‘Hayatının en büyük zenginliği olarak bildiği’ Ali Fuat Başgil’den Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’na, Mümtaz Turhan’dan Nurettin Topçu’ya, Mehmet Kaplan’dan Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek’e kadar çok değerlihocalar ve insanlarla beraber olan Rasim Cinisli, şimdilerde, ilkokulu köyünde bitirip liseye kasaba ve şehirde devam etmek isteyen başarılı çocuklara burs verme çabası içindedir; bunu yaparken her vilayetteki hayır sahiplerine bu yolu hatır için değil hayır için önermektedir. Şimdilik bu proje içinde 100 öğrenciye cevap bulabilmiştir, bu hayır zinciri büyürse projeyi vakıf çatısı altında geliştirmeyi hedeflemektedir.

28 Eylül 2012 Cuma

YABANCI DİL İLE DEĞİL; MİLLî DİL İLE, “MİLLİ EĞİTİM” - Dr. Sakin ÖNER


YABANCI DİL İLE  DEĞİL;  MİLLî  DİL İLE, 
“MİLLİ EĞİTİM”
Dr. Sakin ÖNER
Dil, millete kimliğini kazandıran ve millî varlığını koruyan en önemli unsurdur. Millî dil, millî birliğin  altyapısını oluşturur. Millî duygu ile dil arasında önemli bir bağ vardır. Millî dil, millî kültürü ve bizi biz yapan değerleri geçmişten geleceğe taşıyan en önemli araçtır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, vatanı düşman işgalinden kurtarıp bağımsızlığımızı kazandırdıktan sonra en büyük savaşı, dilimizi bağımsızlığına kavuşturma yönünde vermiştir. Bunun için dilimizdeki doğu ve batı kökenli yabancı kelimelerin ve dil kurallarının temizlenmesini istemiştir. Türk Dilini Tedkik Cemiyeti ve sonraki adıyla Türk Dil Kurumu’nu hayata geçirerek ve Türk Dili Kongreleri toplayarak, bu savaşı bilimsel ve kurumsal bir zemine oturtmaya çalışmıştır. Çünkü, Atatürk, Türk milletinin millî birlik, beraberlik ve bütünlüğünün millî dille sağlanacağını, millî kimlik ve varlığın millî dille korunacağını biliyordu.
Mütareke ve İstiklâl Savaşı yıllarında Millî Mücadele’ye ve Kuvvâ-yı Millîye’ye karşı çıkan, kurtuluşu Amerikan ve İngiliz mandasında gören kafalar, bugün de birçok alanda olduğu gibi dil alanında da karşımıza çıkmaktadırlar. Bu zihniyettekiler, “Türkçe bilim yapma yeterliliğine sahip değildir, bunun için yabancı dille eğitim yapmak gerekir” diyorlar. Yabancı dille yapılan eğitimin, bize uluslararası mesleki ve akademik hayatın kapılarını açacağını savunuyorlar. Bazı iyi niyetliler de,  “yabancı dil öğretimi” ile “yabancı dil eğitimi”ni birbirine karıştırdıkları için, yabancı dille eğitim yandaşlığı yapıyorlar.
Bu yüzden, toplumumuzda yıllardır “yabancı dil öğretimi mi”, “yabancı dille eğitim mi” konusu  tartışılıyor. Her tartışma konusu gibi bu konu da, siyasi ve ideolojik zemine çekiliyor. Halbuki konu, bilimsel ve pedagojik zeminde ele alınmalı, bilimsel verilerle değerlendirilmelidir. Bir defa bu tartışmayı yapanlar, her şeyden önce buradaki “öğretim” ve “eğitim” kavramlarının işlevlerinin tamamen birbirinden farklı olduğunu göz ardı ediyorlar. Öğretim(talim); belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işidir. Eğitim(terbiye) ise, bir insanın toplum yaşayışına uyumunu sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmeleri ve kişiliklerini geliştirmeleri için yapılan çalışmaların bütünüdür.
Eğitim ve öğretim kavramlarının aralarındaki bu büyük anlam farkına  baktığımızda yapılan tartışmanın ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkar. Bizim çocuklarımızı ve gençlerimizi kendi toplum hayatımızın şartlarına göre eğitmemiz, ülkenin ve çağın gereklerine göre öğretmemiz gerekir. Atatürk gibi, Gökalp gibi biz de,  “yabancılaşmadan çağdaşlaşma”  ilkesini benimsemeliyiz.  Bunun da yolu, sağlam bir millî dil eğitiminden geçer.
Birey olmak, bağımsız düşünmeye bağlıdır. Bağımsız düşünce, bağımsız dille sağlanabilir. Çünkü, dille düşünce arasında çok sıkı bir ilişki vardır.   Dil, birey olmanın, millî kimlik kazanmanın ilk unsurudur. Ama bu dil, yabancı bir dil değil, millî  dildir. Başkasının diliyle düşünmeye çalışmak, o dili konuşan insanların düşünce çerçevesini, tarzını, altyapısını, kültürünü benimseme sonucunu doğurur. Bu da, millî kimlikten uzaklaşmaya ve yabancılaşmaya yol açar.  Bunun için diyoruz ki, bir insan ancak millî diliyle sağlıklı düşünebilir. Bilişim, iletişim ve ulaşım alanındaki hızlı gelişmeler, dünyamızda hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecini başlamıştır. Bilginin hızla geliştiği ve yaygınlaştığı bu “Bilgi çağı”nda, bir “Bilgi toplumu” haline gelen küreselleşen dünyada, insanlarımızın uluslararası ilişkiler kurabilmesi, iyi bir veya birkaç yabancı dil öğrenmelerine bağlıdır. Bunlar da,  ilişki kurulacak ülkelere göre değişkendir. Fakat, insanımızın küreselleşme buhranı ve bunalımları arasında millî varlık ve kimliklerini korumaları için, yabancı dilleri millî dilin önüne geçirmemeleri gerekir. 
Ben Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, bu konuda yayınları olan ve millî hassasiyetleri yüksek  bir kişiyim. Kırk yıllık eğitim hayatım içinde on sekiz yıllık Anadolu Lisesi Müdürlüğümün ayrı bir yeri vardır. Ben Anadolu Liselerini, kolejlerde ve yurt dışında yabancı dil öğrenme imkânı bulamayan Anadolu çocuklarının yabancı dil öğrenerek dünyaya açılmalarını sağlayan bir pencere olarak gördüm. Bu yüzden özelliklerinin korunarak yaşatılmaları için mücadele ettim. Bu konudaki hassasiyetimi, 2005 yılında Vefa Lisesi Müdürü iken bu okulların Hazırlık Sınıfları kapatıldığında bunun yanlış olduğunu belirterek düzeltilmesi için yaptığım çalışmalara büyük destek veren değerli dostum araştırmacı-gazeteci sayın Uğur Dündar iyi bilir. Bu mücadele, Vefa Lisesi ile birlikte Kabataş Erkek  ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde yeniden Hazırlık Sınıflarının açılmasıyla sonuçlandı. Bugün bu okullardaki öğrencilerin daha iyi dil öğrendiklerini, dış ilişkilerinin arttığını ve üniversiteye yerleşme oranlarının daha yüksek olduğunu görerek doğru yaptığımızı anlıyorum.
Dünyanın gelişmiş     ülkelerinde de yabancı dille eğitim yoktur. Yabancı dille eğitim, ancak müstemleke veya işgal altındaki ülkelerde geçerli bir eğitim şeklidir. Bu da beraberinde şahsiyetsizliği, ezikliği ve silikliği getirir. Aklımızı başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama zavallığından kurtulamayız.
Yabancı dille verilen eğitimle aslında belli kalıplar ve kurallar dışında fazla bir şey öğrenilmez. Ayrıca yabancı dille eğitim yaparsak, kendi dilimizle bilim yapılamayacağını kabul etmiş ve dilimizin gelişimini de önlemiş oluruz. Öyle ise yabancı dil öğretiminde nasıl bir yol takip edilmelidir: İlk ve orta öğretimde öğrencilere iyi derecede bir veya birkaç yabancı dil öğretilmeli, yüksek öğretimde de branşında ve  alanında bir yabancı dilden çok isim, sıfat, terim ve kavram kullanılıyorsa,  sadece  terminolojinin kazandırılması yoluna gidilmelidir. Bu sebeplerle son günlerde yabancı dille eğitim yapan Hacettepe Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer’in “İngilizce eğitim sömürgede olur” biçimindeki çıkışını çok yerinde ve anlamlı buluyorum. Amerika’da eğitim gören ve orada “en genç profesör” ünvanını kazanan Oktay Sinanoğlu’nun yıllardır devam eden   “Yabancı dille bilim yapılmaz. Türkiye’nin bilim dili Türkçe olmalıdır” yönündeki makale, kitap ve konferanslarla sürdürdüğü mücadelenin yavaş yavaş meyvesini vermekte olduğunu görmenin mutluluğunu yaşıyorum. Son birkaç Millî Eğitim Şûrasında da bu yönde kararlar alınmıştır. Yapılacak şey, uluslararası anlaşmalarla yabancı dille eğitim yapmasına izin verilen eğitim kurumlarının dışındaki bütün eğitim kurumlarımızda eğitim, Türkçe yapılmalıdır.
Sonuç olarak diyorum ki, bir ülkenin bilim ve eğitim dili, millî dilidir. “Yabancı dil öğretimi”ne sonuna kadar “Evet!”, “Yabancı dille eğitim”e sonuna kadar “Hayır!” diyorum. Parolamız “ Yabancı dille eğitim değil, millî dille eğitim” olmalıdır. Unutmayalım, “Türkçe biterse, Türkiye gider”, yabancı dille eğitim bizi kurtaramaz. 
YABANCI DİL EĞİTİMİNE EVET! YABANCI DİLDE EĞİTİME HAYIR! 
Hacettepe Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu (YDYO) hazırlık muafiyet kursuna devam eden 107 öğrenciyle buluşan Rektör Prof. Dr. Murat Tuncer’e öğrenciler büyük sevgi gösterdi. Burada öğrencilerin hazırlık sınıflarındaki yabancı dil konusunda  yaşadıkları sorunları dinleyen Rektör Tuncer, bu konuda radikal değişiklikler yapılması gerektiğini belirterek şunları söyledi:
“Almanya'da 'İngilizce Tıp' duydunuz mu? Ya Fransa’da? Yok. Bağımsız, uygar Ülkelerde böyle bir gariplik olabilir mi? Olmaz. Böyle şeyler ancak sömürge ülkelerinde var. Değiştirmemiz lazım. “İllâ İngilizce eğitim” demek yanlıştır. “Good Morning” diyerek derse başlanıyor, çok tuhaf. Dilimiz Türkçe, aramızda yabancı yok, ama İngilizce anlaşmaya çalışıyoruz. Öğrenci, İngilizce'yi geçemediği için Türkçe eğitimine devam edemiyor. Bu yanlışlığı düzeltmeliyiz. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden arkadaşlar bir duvar çalışması yapmışlar.'Türkçe oku, Türkçe geç' yazıyor. Bizim ülkemiz de bir dünya ülkesi. Arkadaşlar, İngilizce öğrenilsin. Ya da başka bir yabancı dil. Ama mesela 4 yılda öğrensin bunu öğrencilerimiz. Zorlamayalım. Böyle bir sistem düşünüyoruz. Belki yarın, belki yarından da yakın gerçekleştireceğiz bunu.  Bir de sınav konusu var. Yabancı ülkelerde öğrenci telefon açıp 'Sınava gelemeyeceğim’ diyor. İstediği zaman girebiliyor. Bizde de benzer uygulama olmalı.